İzledim

TEŞKİLAT – Türkiye’ye Hoş Geldin

Teşkilat 37. bölüm reytinglerinde sıralamada zirveyi geri almasa da her kategoride reytinglerini yükseltti. Sonuçlar, Total’de 7,06 reyting ile 3, ,  AB’de 7,55 reyting ile 2. ve ABC1’de 7,42 reyting ile yine 3. oldu.  Bölümün değerlendirme yazısı konuk yazar Hande‘den. Keyifli okumalar…

 

Vakit Kaybetmeden: Zorluk Başarının Süsü

 

Teşkilat’ın 37. bölümü alışkın olduğumuz selefleri gibi kaldığı yerden başlamak yerine düzenlenen yeni operasyona ait bir kareyle hızlı bir başlangıç yaptı. Geçen hafta Mathias’a düzenlenen operasyon sayesinde Türkiye’de özellikle de Ankara’da kullanılması planlanan kimyasal ele geçirilmiş ve toplantıdaki maskelilerden biri olan Mathias’ın infazı son sahneye damgasını vurmuştu. Arkalarına aldıkları rüzgârın etkisiyle hiç hız kesmeden operasyonlarına devam eden Karargâh ekibi bu haftaki bölüme bu hızın yanı sıra malikanede ele geçirmiş oldukları bilgi sayesinde kimliğini tespit etmiş oldukları yeni bir maskeliye ulaşmanın yolunu arayarak başladılar. Kimlik tespitinden sonra gerekli tüm analizleri yapan Uzay’ın yol göstericiliğinde adama ulaşmanın en iyi yolunun doktoruna ulaşmaktan geçtiği çıkarımı üzerinden yapılan planlama ortaya daha ilk dakikadan seyir keyfi yüksek ve eğlenceli bir operasyon ortaya çıkardı.

Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama telsiz konuşmalarını duyduğumuz operasyonlu bölüm açılışlarını izlemeyi seviyorum. Yanlış hatırlamıyorsam en son böyle bir bölüm açılışı yaptığımızda bombacının biriyle halk otobüsünde heyecanlı anlar yaşamak zorunda kalmıştık. Ki adı Teşkilat olan bir diziden de ilk andan itibaren izleyicisini kendine çekecek merak unsuru ve temposu yüksek bir açılış karesi beklenirdi. Ki açılışı Serdar’ın hızının keyfini çıkardığı elektrikli arabasıyla yapmasını sevdim. Bu bana has bir fetiş olabilir ama deri ceketine ve stiline de âşık oluverdim.

İki bölümdür Milli İstihbarat Teşkilatı’nın adına yaraşır bir şekilde bütün detayların önceden düşünülmüş olduğu ve planlamanın çok iyi yapıldığı operasyonlar izlemekten büyük keyif alıyorum. Karargâh ekibinin bir masa çevresinde toplanmasını ve Uzay’ın yaptığı analizler doğrultusunda edindiği bilgiyi onlarla paylaşmasını izlemeyi seviyor olsam da brifing sahnesinin uzatılmamasını ve planın sonraki aşamalarının operasyon ilerledikçe gösterilmesini sevdiğimi söylemeliyim. Adama ulaşmanın en iyi yolunun kalp doktorunun telefonuna ulaşmaktan geçtiği anlaşıldığında tüm planı telefonuna ulaşmak üzerine kuran Uzay’ın planının işleyebilmesi için Serdar’ın yakışıklılığının kullanılmasına bayıldım. Üstündeki ceket ve altındaki lüks araba bir anda anlam kazandı. Ama benim dikkatimi çeken detay kadını tavlamanın zor olacağını belirten Zehra’ya Serdar’ın verdiği cevap ve attığı bakış oldu. Kadını tavlayabileceğinden bu kadar emin olması hastanedeyken keşfetmiş olduğu yakışıklılığından mı yoksa Zehra’yı kıskandırma isteğinden miydi bilmiyorum ama Zehra’nın yüzüne ve vücut diline bakılacak olursa her iki türlü de kıskançlığa neden olmuştu.

Belki dikkatinizi çekmemiştir ama spor salonundaki operasyonda kullandıkları kod adları üstlerine düşen görevleri düşünüldüğünde çok anlamlıydı. Sahadaki ajanlar için bir bağlantı noktası olduğundan Uzay’ın “operatör” kod adını kullanması, kadını tavlaması gerektiğinden Serdar’ın “avcı” kod adını kullanması, gözlemlemeyle ve operasyonun istenildiği gibi gitmemesi durumunda kontrolü eline almayla görevlendirildiğinden Zehra’nın “kontrol” kod adını son olarak da gözlem görevinde olduğundan Pınar’ın da “kuzgun” kod adını kullanması çok güzel bir detaylandırmaydı.

 

Birileri Kadınların Gözünün Üstümde Olmasına Alışkınım Mı Demişti

 

Spor salonunda kadının dikkatini zekâsı ve espritüel kişiliğiyle çekmesini beklemiyordum elbette ama kolsuz tişörtle kaslarını sanat eseri misali sergilemesini de beklemiyordum. O yapılı haliyle kadının dikkatini çekmemesi hele de gözlerinin birkaç saniyeliğine de olsa kaslarına kaymaması biyolojik açıdan imkansıza yakındı. Sahiden olmasına inanamadım “bu kadının ya ciddi bir ilişkisi var ya da erkeklerle ilgilenmiyor” herhalde diye düşündüm. Zira Serdar’a umduğu gibi bir tepki vermemesinin bunlar dışındaki tek açıklaması kadının ölü olması olabilirdi. Dikkatini çekmek için harcadığı çabanın yavaş yavaş çaresizliğe dönüşmeye başladığı anda onun için üzüldüm. Zira kadının dikkatini çekebileceğinden o kadar emindi ki Halit B planını devreye sokmak istediğinde hemen itiraz etti. Her seferinde çok övünüp durduğu yakışıklılığı ve kadınları etkileme gücünün işe yaramadığı bir ana denk gelen Serdar için üzüldüm.

 

“Yok gerek yok, ben hallederim.

Buradan öyle görünmüyor. Yardıma ihtiyacın var gibi”

 

Karargahtaki kendinden emin konuşan küstah halinden intikam almak istercesine yarasına tuz basan Zehra’nın bu neşesinin bir kısmının da kadının Serdar’a bakmamasından duyduğu mutluluk olduğuna inanmak için çok sebebim var ama ne yazık ki kimseyi inandırabilecek kanıtım yok. Kadının Serdar’ın karizmasından etkilememesinin güneş tutulması kadar ender bir durum olduğuna inanmakla birlikte B planın Zehra dahil olduktan sonraki kısmını görünce iyi ki kadını kendi çabalarıyla etkilemeyi başaramamış dedim. 2 dakika önce Serdar’ın egosu için hissettiğim üzüntü operasyon icabı da olsa #ZehSer bakışmasını seyrettiğim sahnenin güzelliğiyle yerini neşeye bıraktı. Ki Zehra’sına bakarken otuz iki diş birden sırıtan bir Serdar görmek fazlasıyla hoşuma gitti. Bakışmaları operasyonun bir parçası olsa da bakışlarında gerçek duygular gizliydi. O içten gülümseme ve o bakışmalar ikisi için de gerçek hislerinin bir yansımasıydı. Görev ve Vatan borcu kisvesi altında saklamak zorunda kaldıkları hislerinin açık bir manifestosuydu.

 

 

İlk seferdeki gülümseme neyse de ben asıl ikinci seferde Serdar’ın yüzü ciddileşince ve bakışları bir ok misali kalbe vurmaya başlayınca yakışıklılığından daha çok etkilendim. Konuşmadan anlaşmayı seven biri olarak bu sahnedeki sessizliği ve bakışarak anlaşmalarını taktir ettim ki uyguladıkları bu taktik sayesinde kadını da tavlamayı başardılar. Kadın tavlama konusunda kadınlar arası kıskançlık rekabetini tetiklemenin etkili bir yöntem olduğu yadsınamaz bir gerçek ama ben burada yaşanan olayın sadece bundan ibaret olduğunu düşünmüyorum. Güzel kadınlar tarafından onaylanan erkeklerin tüm kadınların dikkatini çektiklerine dair bir genel kanıda mevcut ve Zehra çok güzel bir kadın.

Gürcan’ın kadınlar hakkında yaptığı genellemeye kızıp “genellemeleri hiç sevmem” diyen kişinin insan davranışları konusunda yaptığı analizlere ve hesaplamalara güvenen Uzay olması hem ironikti hem de kadınları genellemesine izin vermemesi açısından çok güzel bir kadın hakları savunuculuğuydu. Bu planda eğrisi doğrusuna denk gelmişse de kadınlar ve erkekler hakkında cinsiyetine bakarak davranışlarının bir genellemesini yapmaya çalışmak yanlış…

 

 

“Gözünü alamadı benden.

Efendim.

Adam diyorum amma baktı.

Üstüne alınma bence. (NEDEN) Sen gelmeden önce de öyleydi.

Valla benden öncesini bilemem. Ama şu anı biliyorum. Bana bakıyor. Fena da değilmiş”

 

Bu kelimelerin Zehra’nın dudaklarından operasyon amaçlı döküldüğünü ve asıl hedefinin kadının dikkatini Serdar’a yöneltmek olduğunu iyi biliyorum ancak birçoğumuzun #ZehSer’i düşününce hayallerini süsleyen cümlelerdi bunlar üstelik kadın farkında olmasa da hepsi gerçeğin ta kendisiydi. Zehra bunları kadını kıskandırmak için söylemiş olsa da “gözünü alamadı benden” cümlesinin #ZehSer’in en büyük gerçekliği olduğunu biliyoruz. Serdar’ın her seferinde güzelliğini dillendirdiği Zehra’ya bakmaya doyamadığı bulduğu her fırsatta ona attığı kaçamak bakışlardan belliydi ki artık bakışlarının ardındaki anlamı gizlemeyi bile başaramıyordu. Eğer başarabilseydi önce Halit’e sonra da Mete Başkan’a yakalanmazdı. Ki “Zehra çok güzel bir kadın” demeyi ne kadar çok sevdiğini iyi biliyoruz. Bu hatırlatmalar doğrultusunda operasyon amaçlı da olsa asıl baktığı kadının Zehra olduğu tartışılmaz bir gerçekti. Kadın Zehra’nın varlığının yaratmış olduğu rekabetten rahatsız olup Serdar’ın o gelmeden önce de aynı şekilde baktığını söyleyerek bizim kızın havasını söndürmeye çalıştı ama Zehra’nın ona verdiği cevap ve kendinden emin tavırları çok havalıydı.

“Valla benden öncesini bilemem. Ama şu anı biliyorum. Bana bakıyor” cümlesini gözüm kapalı şekilde dinlediğimde benden öncesiyle kast edilenin Ceren olduğunu düşünmeden edemedim. Serdar’ın ondan önce yaşadığı aşkların ve birlikte olduğu kadınların onu doğru insana hazırlamak için sadece birer basamak olduklarını. Tabi bu cümleyle Zehra’nın bilinçli olarak işaret etmeye çalıştığı şey bu değildi lakin ben sahnedeki diyalogların arasına sıkıştırılmış bu mesajı görmeden edemedim. Belki de öyle anlamak istedim ancak spor kıyafetler içinde bile tarzını ve güzelliğini korumayı başaran Zehra’nın sahnede kendini fazlasıyla hissettiren özgüveni başka bir ihtimalin varlığına inanmamı güçleştirdi. Hele de “Fena da değilmiş” dediği yerde koptum. Kendisine âşık olduğu gerçeğini ağzından kerpetenle alabilen Serdar için bu iltifat normalde göklere uçmasına neden olabilirdi ancak operasyon sırasında dile getirildiği için sadece gülümsemekle yetinmek zorunda kaldı. Ama bunun dürüst bir iltifat olduğuna inandığına çok eminim…

Zehra Serdar’a egosu ve özgüveni hakkında devamlı eleştirilerde bulunuyor ama kendisinin de ondan pek bir farkı yok. Bu sahneyi izlerken hemen aklıma birkaç tane paralel sahne geldi. İlki Zehra’nın 17. bölümde bu egoyu nasıl taşıyabildiğini sorduğunda Serdar’ın “düzenli sporla” demesi geldi. Sahip olduğu kasların yapısına ve büyüklüğüne bakılacak olursa Serdar’ın düzenli spor yapmasına neden olacak kadar büyük bir egosu var. Sonrasında da aklıma boks maçları yaptığı bölümde ona “belli etmiyorsun ama senin de kocaman bir egon var” dediği sahnede Zehra’nın “senin yanında ortaya çıkıyor” dediği an geldi. Kendisine hak da verdim. Zehra ve Serdar birbirlerinin aynısı aslında.

 

 

Bölüme özellikle de spor salonu operasyonuna ait kareler içinde en sevdiklerimden birinin Serdar’ın birazdan onun yanına geleceğini söyleyen Zehra’nın gerçeklere dayanan özgüvenine rağmen Serdar’ın onun gözünün içine baka baka bir başka kadının yanına gidip oturmasıydı. Bunun operasyon amaçlı yapılan bir hamle olduğunu biliyor olsam da Serdar’ın başka bir kadınla flört etmesini ve başka bir kadına yürümesini izlemek hem Zehra hem de benim için çok zordu. Zehra’nın telefonundaki bilgileri kopyalayabilmesi için Serdar’ın kadının dikkatini dağıtması gerekiyordu ki bu gerçeğe rağmen Zehra’nın içinde bulunduğu durumdan hiç memnun olmadığı yüzünden okunuyordu. Sadece yüzünden değil; elindeki sıvıyı içmesinden de belliydi. Söz konusu duyguları olduğunda mantığının sesini dinlemeyi adet edinmiş Zehra’nın mevzu bahis Serdar’ı kıskanmak olduğunda hislerini vücut diliyle belli ediyor olması ilginç…

Sizin bir ihtimal dikkatinizi çekmemiştir ama kadının dikkatini dağıtarak çantasından aldığı anahtarı Zehra’ya veren Serdar’ın kapıdan çıkana kadar onun ardından bakması ve kapıdan çıktığını gördükten sonra da kadının dibinden ayrılıp onun kalktığı spor aletine oturarak araya mesafeye koyması benim çok dikkatimi çekti. Zehra’sına hissettiği aşkın söz konusu başka kadınlar olduğunda gözüne perde çekiyor olması ve operasyon için bile olsa ona mesafeli yaklaşması muhteşemdi. Serdar kadar aşık ve sadığını bulmak zor. Aklı da kalbi de gözleri de âşık olduğu kadında.

Serdar’ın kadını oyalayabilmek için en klişe yolu seçip hakkında bildiği tek bilgi olan doktorluğu üzerinden hareketle “hastası” olduğu sesteş sözcüğünü kullanması fazla yavan bir yöntem olsa da etkileyiciydi. Birçok seyirci Serdar’ın başka bir kadınla flört etmesine kızmışlar ama bunun da bir operasyon olduğunu unutmuşlar. Onlara bunu yeniden hatırlatmak istedim. Yapmayın ama Serdar’ın isteyerek flört ettiğinde nasıl biri olduğunu çok iyi biliyorsunuz. Serdar o kadınla cidden flört etmek istese böyle klişeler kullanmaya ihtiyaç duyar mı? Asla, Zehra’ya Osmanlıca üzerinden yürüdüğünü ne çabuk unuttunuz! Üstelik onunla konuşurken ki tonlaması bile Zehra’yla konuşurkenkinden farklı…

Serdar’ın tek amacı Zehra kadının telefonundan bilgileri çekerken yakalanmaması için kadını oyalamaktı. Serdar’ın kalbi flörtün parçası olmadığı için sahne yapmacık ve duygudan yoksundu. Ki kadının soyunma odasına girmesine ve Zehra’yı görmesine engel olabilmek için bir takla atmadığı kaldı. O nasıl bir dört dakikaysa artık ne iltifatlarla ne de telefon numarasını almak için yaptığı minik çakallıkla bitmek bilmedi. Hiç hoşlanmadığım o aşırı ısrarcı-yapışkan adamlardan birine dönüşüverdi. Baktı ki Zehra’nın hala zamana ihtiyacı var. Son çare olarak kadının elini sahibinin Zehra olduğunu bildiği kalbine götürdü. Zehra’m yakalanmasın diye bu acayip klişe ama etkileyici yöntemle kendini feda etmeye bile hazırdı neyse ki bu oyuna uzun süre devam etmesi gerekmedi. Zehra görevi layığıyla tamamladı da soyunma odasından çıkar çıkmaz karşılaştığı manzara hiç hoşuna gitmedi. Başka bir kadının elinin Serdar’ın üzerinde geziniyor olmasından hele de kalbine dokunmasından duyduğu rahatsızlık anında yüzüne yansıyıverdi…

Serdar’ın kalbinin hızlı atmasının nedeninin Zehra olduğunu ve kalbinin “Zehra” diyerek attığını ben iyi biliyor olsam da Zehra’nın soyunma odasından çıktığında gördüğü manzaraya gösterdiği tepkiye bakılacak olursa o bilmiyordu. Serdar’ın aşk itirafına rağmen onun hislerinden emin olamaması ve Serdar’ın kadınla sahiden flört ettiğini düşünüp sinirlenmesine biraz bozulsam da yüzündeki ifadeyi görünce kendimi tutamayıp güldüm. Yüzündeki ifade “aşağılık herif” der gibiydi. Gene buldu bir fırsatını kadına yürüyor ama bir yalnız kalalım senin burnundan getireceğim havası sezdim. Aşağılık herifi sesli söyleyerek üçlemeyi tamamlamasını isterdim ama bakışla yetinmek zorunda kaldım. Ki bölümdeki #ZehSer çiftine ait en sevdiğim sahne bu olabilir. Zehra’nın elindeki anahtarı kadının cebine koymanın 1001 türlü yolu varken “Müsaadenizle” deyip araya girme yolunu kullanmasına bayıldım. Müsaadenizle sözcüğünü söylerken Serdar’ın gözünün içine bakıp nasıl bir vurgu yaptıysa artık Serdar hemen mesajı alıp kendini geri çekti.

 

Suikast Girişimi: Online İnsan Öldürmenin Stresi

 

“Başkanım. Bağlantı sağlandı. (…) Başlıyor muyuz, Başkan’ım?

Başlıyoruz. Ne oldu, Gürcan?

Online insan öldürmenin stresini yaşadığını değerlendiriyorum, Başkan’ım.

Hemen birini öldürmeni istemedik. Senden istediğim ufak 1 kalp krizi. Eğer biri öldürülecekse…ben yaparım.”

 

Mathias’ın vefatından sonra sıkı bir şekilde koruma altına aldıkları ve etraflarında kuş uçuşuna bile izin vermedikleri maskelilerden birine ulaşabilmek için kalp pilini kullanmak bunun için de o pili yerleştiren doktorun telefonuna sızma yöntemine başvurmak hem stratejik anlamda hem de uzaktan müdahale olması dolayısıyla epey zekice bir plandı. Sizin belki dikkatinizi çekmemiştir ama interneti olan her şeyin ki buna medikal amaçlı cihazlar da dahil hacklenebilir olması ileride hepimizi çok daha korkunç bir teknoloji çağının beklediğinin işaretiydi bence. Hack işlemini başarıyla gerçekleştirdikten sonra Gürcan’ın hissettiği tereddüttü saymazsak eğer operasyonun geri kalanı da başarılı geçti. Gürcan’ın MİT eğitimi almadığının farkındayım ama teröristleri insan olarak görmeye devam etmesi bence büyük bir zaaf. Fadi’nin oğlunu Pınar’ı korumak için vurduğu zaman da “katil oldum” triplerine girmişti. Birinin acilen ona teröristlerin aslında insan olmadıklarını ve onlara mahlukat gözüyle bakması gerektiğini geç olmadan öğretmeli.

 

twitter

Oliver’in hak ettiği gibi kıvranarak ölme durumundan büyük zevk alsam da operasyonun devamlılığı açısından bu sahnenin neden kısa kesildiğini çok iyi anlayabiliyorum. Özellikle de Pınar ve Hulki’nin bir ambulansın içinde oturup beklemek dışında bir şey yaptıklarını ve aksiyona dahil olduklarını görmek güzeldi. Pınar son haftalarda operasyon ve takım ruhu aktivitelerinden uzak kaldığı dikkatimi çeken bir sorun olmaya başlamıştı. Neyse ki acısını unutmasa da yeniden operasyonlarına katılmaya başladı. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama Pınar ambulans hemşireliği ve ilk yardım görevlisi rolünü epey benimsemeye başladı. Görevi bittiğinde gerçek bir ilk yardım görevlisi olmaya karar verirse şaşırmam. Bu rolü o kadar sık üstlendi ki adamı evinden alıp ambulansa bindirirken inanılmaz profesyoneldi ki adamları ısrarcı olup ambulansa binmeye kalkmasalardı işi çok daha çabuk bitirebilirdiler. Buna rağmen Oliver’in adamlarının ambulansa binme konusundaki ısrarcılıkları beni azıcık bile endişelendirmedi. Hulki ve elektroşok aleti ambulansın içinde olduğu müddetçe o adamları bir el hareketleriyle saf dışı bırakabileceklerine olan inancım tamdı.

Pınar ve Hulki’nin iyi koordine olmuş eylem planları sayesinde adamları saf dışı bırakmaları 30 saniye bile sürmedi. Ama az kalsın ihtiyaçları olan bilgiye ulaşamadan Oliver’in ölümüne sebep oluyorlardı ki bu dolaylı yoldan bile olsa Gürcan’ın adamı öldürdüğü anlamına gelecekti. Mathias gibi kimyasal silah kullanarak dünyanın sonunu getirmeye çalışan katillerden biri olduğu halde onu öldürmek yerine neden ele geçirmek adına operasyon düzenlediklerini ve hayatını kurtardıklarını anlamayıp eleştirenler olmuş. Ben bu eleştirileri bölümün hikâyesini anlamamalarına ya da umursamamalarına en önemlisi de kötü niyetli olmalarına bağladım. Oliver yaşamayı hak eden bir adam değil ama bizim ekip de Suikastçılar Birliği değil. Onları işi öldürmek değil; ellerindeki her türlü imkânı kullanarak ülke yararına olacak bilgileri toplamak. Maskeliler cemiyetinin bir parçası olan diğer mahlukatların isimlerini öğrenebilmek için de bu adamın en azından beş dakika daha yaşaması şarttı. Yoksa bizimkiler de zahmet edip bu kadar uğraşmazlardı.

Adam uyanır uyanmaz kalp krizi geçirmesine neden olanların da yeniden hayata dönmesini sağlayanların da onlar olduğunu söyleyerek durumun ciddiyetini ortaya koyan Hulki ve dizimizin savaşçı kadınlarından biri olan Pınar’ın ölüm tehditti sayesinde adam bülbül gibi ötüverdi. Dünyanın kurtuluşu için kimyasal silah kullanıp dünya nüfusunu azaltmayı planlayan bir adamın canının bu kadar tatlı olmasını beklemiyordum ama onun can korkusu bizimkilerin yararına oldu. Almak için geldikleri şeyi alarak olay yerinden herhangi bir çatışmaya girmeden ayrılmayı başardılar.

 

Ne Zaman İhtiyacın Olursa

 

Pınar’ın son zamanlarda ekip olarak katılan operasyonlardaki eksikliğinden ve istediğinde korkutucu olabildiğinden bahsetmişken Serdar’la olan sahnesinden söz etmemek olmazdı. Nedendir bilinmez ama bölüm öncesi yayınlanan koltuktaki resimlerde aralarındaki mesafeden ve Serdar’ın fragmandaki sözlerinden yola çıkarak Serdar’ın Pınar’a yürüdüğünü düşünen seyirciler olmuş. Öncelikli olarak bu yorumu yaparken ciddi miydiler yoksa kafaları mı güzeldi bilemediğimi söylemeliyim. Pınar ve Serdar arasında kırk yıl düşünsem böyle bir dinamiğin oluşabileceğine ihtimal veremem. Kaldı ki bu konuşmayı #ZehSer çiftini sık görmeye alışkın olduğumuz bir yerde yani koltukta yaptıklarını görmeme rağmen bir anlığına bile senaristlerin bu sahneyi #ZehSer yazmamak ya da onların yerine koymak için yazdıklarını düşünmedim. Aksine “senaristler en sonunda iki yetimi bir araya getirmeyi akıl ettiler” diyerek sevindim.

 

“İyi olsan bilirdin. Kimsesiz büyüyenler birbirlerini anlarlar.

İşin garibi de o Serdar.

Yani ben hayatımda daha önce hiç bu kadar yalnız ve kimsesiz hissetmemiştim.

Geçer. Şimdi öyle gelmiyor sana biliyorum ama geçiyor. Bir şekilde her şey geçiyor.”

 

Serdar ailesi tarafından terk edilmemiş olabilir -ki Pınar’ın hikayesini de bilmiyoruz- ama ailesinin gözlerinin önünde can vermesini izlemek zorunda kaldı ve sonuç olarak onun gibi kimsesiz kaldı. Senaristler benzer deneyimleri olan bu iki insanı neden daha önce bir araya getirip dertleştirmediler bilmiyorum ama iyi ki şimdi akıl ettiler. Zira sahneleri bölümün en sevdiğim sahnelerinden biriydi. Yanlış anlamayın Zehra ve Pınar’ın kadın kadına dertleşme sahnelerini izlemeyi seviyorum ama Pınar ve Serdar arasında derinliğine inilmemiş büyük bir abi-kardeş potansiyeli var. Ekibin umudunu asla kaybetmeyen üyesi Serdar olduğundan son yaşadıklarından sonra Pınar’a moral konuşması yapma görevini üstlenenin de o olması bana mantıklı geldi. Kaldı ki “biz aileyiz” dediğinde içlerinde buna en içten inananın o olduğunu da biliyoruz. En başında öldüğünde ardından yasını tutacak hiç kimsesinin olmadığı gerçeğinden yola çıkarak Zehra’ya bir aile olduklarını ve birbirlerinden başka kimseleri olmadığı gerçeğini kabul etmesini söylemişti.

 

 

Tek başımıza olduğumuzu düşündüğümüzde hissettiğimiz yalnızlığın çok kolay bir çözümü var aslında. İnsan içine karışmak ama kalabalıklar içinde hissettiğimiz yalnızlığın kolay bir çözümü yok. Tam da bu yüzden kendimizle aynı şeyleri hissetmiş ya da yaşamış insanlarla anlamlı bağlar kurabilmeye ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü insan olmak öyle sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Ayaklarımızın üstünde durabilmek için ihtiyaç duyduğumuz o bağı bize sağlayanlar da gerçek dostlarımız oluyor. Gerçek bir dostu ve bağları kuvvetli bir ailesi olan hiç kimse bu dünyada yalnız kalmaz ki Serdar da Pınar üzerinden Vatan uğruna hayatlarını hiçe sayan bir grup MİT mensubu olmaktan çok daha fazlası olduklarını bu sözleriyle kanıtlamış oldu. Onlara baktığımda duygusal anlamda birbirlerine sımsıkı bağlanmış bir aile gördüğümden karargâhta geçen bu dertleşme sahnelerini #ZehSer sahnesi olmasa da çok severek izliyorum…

 

“Sana yine de bir tavsiye verebilirim. Benim de böyle kimsesiz hissettiğim zamanlarda yapmayı sevdiğim bir şey.

Böyle durumlarda etrafıma bakıyorum. Birbirleri uğruna defalarca ölmeyi göze almış dostlarımı görüyorum. Çok iyi biliyorsun bizim artık birbirimizden başka ailemiz yok. (…) Ne zaman ihtiyacın olursa biz hepimiz buradayız.”

 

Bu replikler az önce yaptığım çıkarımları pekiştirmenin yanı sıra Pınar’a moral vermekten çok başka bir amaca da hizmet ettiklerini söylemesem olmazdı. Bir kimsesizden bir başka kimsesize tavsiye niteliğinde aktarılan bu sözleri söylerken Serdar’ın bilinçli ya da bilinçsiz olarak yaptığı bir eylemden söz etmek istiyorum. “Kimsesiz hissettiğim zamanlarda yapmayı sevdiğim bir şey” derken kafasını yana doğru çevirip doğrudan Zehra’ya bakması çok anlamlı bir hareketti. Bu demek oluyor ki Serdar kendini kimsesiz hissettiği zamanlarda daima kafasını onun olduğu tarafa doğru çevirip Zehra’ya bakıyor. Belki de karargahtayken gözleri daima onu arıyor. Ki bu durum Zehra’nın kendisine bakmadığı zamanlarda neden sürekli Zehra’ya baktığını ve de bakışlarının arka planında yatan duygunun sadece aşk olmadığını açıklıyor. Serdar onun gözlerine baktığında yalnızlığından kurtuluyor. Ait olduğu bir yer yani bir kalp görüyor. Belki de Zehra hislerini içine atarken Serdar’ın hislerine hâkim olamamasının ya da olmak istememesinin nedeni de temelde bu gerçeğe dayanıyordur. Tutunacak bir dala sahip olabilmeyi tüm benliğiyle arzulamasından.

Birbirleri uğruna defalarca ölmeyi göze almış dostlarımı görüyorum. İyi biliyorsun ki bizim artık birbirimizden başka ailemiz yok” derken de aslında Zehra’yı kast ediyordu. Zira bu dizide birbirleri için sürekli ölüm riskini göze alan tek çift #ZehSer. Birbirlerini ölüm kalım durumlarından kurtarabilmek için yeri geldiğinde verilen emirlere bile karşı gelip harekete geçtikleri malumunuz. Serdar’ın o rehineyken yaptıklarıyla Zehra’nın da o örgüt kampında iken yaptıkları bu söylediklerimin en iyi örneğiydi bence. Buna rağmen bu sözcükleri Pınar’ın gözünün içine bakarak söylemesinin nedeni Pınar’a söylediklerinde samimi olduğunu kanıtlamak istemesi ve Pınar’ı her şeyin düzeleceğine inandırmak istemesiydi. Ki o Pınar’a moral vermeye çalışırken onun gösterdiği bu şefkati ve duyarlılığı hayran hayran seyreden de biri vardı: Zehra. Serdar’ın kimsesiz hissettiği zamanlar olduğunu duyunca onun için üzüldü ama sevdiği adamın kalbinin güzelliğini ve şefkatinin büyüklüğünü görünce hem içi ısındı hem de yüreği aşkla doldu. Böyle zamanlarda Zehra’nın ona karşı hissettiği aşkı içinde tutabilmesinin iradesini epey zorladığını düşünüyorum. Zehra’nın işi zor.

 

İblisin Peşinde Şantaj Yapanlarız: Doktor, Doktor…

 

Uzay’ın Oliver’dan aldıkları kripto şifresiyle telefonundaki mesajları çözmesi üzerine kimyasal silah tehdidinin hala devam ettiğini öğrenen ekip yabancı basında çıkan haberle suçun kendi üzerlerine atılmaya çalışıldığını öğrenerek büyük bir şok geçirdiler. Bu şokla beraber biz de karargâh ekibinin duygusal sahnelerinden çıkıp tekrar operasyona atıldık ki kimyasala bu ülke aleyhine düzenlenecek olan kumpastan önce ulaşma planları başarısızlıkla sonuçlansa da bu süreçte yapılan Serdar-Pınar eşleşmesini sevdim özellikle de duygusal derinliğe sahip o konuşmadan sonra daha da çok. Pınar’ın daha önce hiç Serdar’la eşlendiğine şahit olmamıştım. Bu değişiklik hikâye bazında iyi oldu. Yalnız kimyasalı ülkeye uyuşturucu kuryesi tarzında bir yöntemle sokmak gerçekten alışılmadık bir yöntem olmuş.

Oliver’in telefonundaki yazışmalar sayesinde kimyasalı Türkiye’ye sokma görevini Ceren’in üstleneceğini öğrenmiş olan karargâh ekibi iblisin -onlar diyor ben değil- şu anda nerede olduğunu bilmediklerinden planını uygulamasında yardımcı olan Doktoru hedef alan 1 operasyon düzenlemeyi doğru buldular ki bence operasyonun o kısmı zevkliydi. Serdar ve Pınar’ın ona karşı kullanabilecekleri bir koz ele geçirmek umuduyla büründükleri rolleri beğendim. Görev icabı da olsa aralarında duygusal herhangi bir ilişkilendirmenin yapılmamasına da ayrıca çok sevindim. Söz konusu görev için yanında eşini götürmesine ihtiyaç duyulsaydı Serdar’la Cenevre’ye giden Pınar değil; Zehra’sı olurdu…

Bir insana her tarz nasıl yakışıyor aklım almıyor ancak Serdar’ın bölümün başındaki deri ceketli haline de takımları üstüne geçirmiş bu haline de bir ayrı düştüğümü söylemeliyim. Hastanede koridorlarında Doktorun odasına doğru yürürken epey havalı görünüyordu. Pınar çaresizlikten yasadışı organ bağışında bulunmak zorunda kalmış sıradan bir vatandaş rolünü canlandırırken sahiden iyiydi. Gerçeği bilmeseydim ben bile ona inanacaktım ki Serdar istediği kozu alıp gerçek kimliğini ifşa edene kadar Pınar ağzını bile açmadı. Rolünü sadece gözleriyle oynamasına hayran kaldığımı belirtmeliyim. Ki bence Ezgi bu oyunculuk performansından dolayı daha çok taktir edilmeyi hak ediyordu.

 

“Eşimle hanımefendi arasındaki doku uyumu. Biz size gelmeden önce zaten tahlilleri yaptırmıştık. O da en önemlisi doku uyumu raporu. (…) Sizin hakkınızda gayet güzel referanslar aldım, Doktor Bey. Anladığınızı düşünüyorum. (ANLAMADIM) O zaman daha net konuşayım. Eşime böbrek nakli yapmanızı istiyorum.”

 

Doktoru oltaya getirmek daha doğrusu yasadışı bir ameliyat yapmaya ikna ederek suç işlemesini sağlamak birazcık zor oldu ama bu ameliyatı yapmak için alacağı para miktarından konuşulmaya başlanınca adam kendini çabuk ele verdi. Serdar ve Pınar değil; aslında kendi açgözlülüğünün kurbanı oldu. Mesleğinin kutsallığını hiçe sayıp görevini kötüye kullanarak organ mafyalarıyla iş yapan doktorları anlamıyorum ve hiçbir zaman da anlayamayacağım ancak insan canını kurtarmanın kutsallığına sahip bu mesleği kötüye kullananlar için cehennemde özel bir köşe olduğuna eminim. Tam da bu yüzden olacak ki adam parayı kabul eder etmez bakışları değişen Serdar ve Pınar’ın onu tehdit edişini izlemekten ayrı bir keyif aldım. Etik değerleri bir kenara itip paraya öncelik veren her insan evladı bu şekilde kıvrandırılmayı hak ediyor. Köşeye sıkışmış haliyle Ceren konusunda Serdar’a istediğini vermek zorunda kalması uzun zamandır görmeyi özlediğim türden bir kareydi. Bir vakittir karargâhta sorgu sahneleri izleyemiyoruz. Halbuki sorguya girdikleri sahneleri izlemeyi seviyorum. O yüzden Serdar’ın kendinden emin bir tavır takındığı ve Pınar’ın da göz korkutmak için kötü polis olarak ona eşlik ettiği sahneyi sorgu sahnesi olarak algılamayı tercih etmiş oldum.

Etik değerleri olmayan insanlarla yaşanan en büyük sorun da bu değil midir zaten? Söz konusu olan kendi hayatları ve kariyerleri olduğunda kendilerini kurtarabilmek için ucunda ölüm riski olsa da herkesi satarlar. Doktor da canıyla mesleği arasında bir seçim yapmaya mecbur kalmış oldu. Bir ara Ceren’in tehdidinden Serdar’ın tehdidinden daha çok korktuğunu düşünüp bizimkilere kazık atacak diye korkmuştum. Neyse ki karargâh ekibi gerekli önlemleri almış da adamın iblisle yaptığı görüşmenin bir ses kaydını almış oldular. Maskesinin safi kişiliğindeki iğrençliğini örtmeye yetip sesindeki endişeyi örtmeye yetmemesi Doktoru canından eden en büyük kusuru oldu ki öldüğüne üzülmedim ama özellikle Zehra ve Serdar’ın yan yana oldukları bir planlamadan sonra elleri boş dönmeleri üzüldüm. Kaldı ki operasyon esnasında Zehra ve Serdar yan yana gelmemeleri bile benim için büyük bir sorundu. Sadece aynı renk giymiş oldukları detayına düşebildim ki bütün operasyon karanlıkta geçince onun da pek bir anlamı kalmadı. Neden operasyon sahneleri son birkaç haftadır bu kadar karanlık çekiliyor bilmiyorum ama bu durumdan memnun değilim.

Bu arada içinizde o imayı sezen oldu mu bilmiyorum ama Serdar her eşim dediğinde aklına orada olmayan ekipteki partnerinin yani Zehra’nın geldiğini düşündüm. Keşke bunun şakasını ya da imasını yaptığı bir sahne görebilseydik. Bizimkilere bu hafta pek fazla sahne yazmamaya yemin ettiniz anladık da en azından bir #ZehSer iması olabilirdi…  O olmadı ama hala inatla gerçekleri görmeyip Serdar ve Ceren diyenler için operasyonda onu ellerinden kaçırınca en fazla sinirlenenin ve havalandırmadan kaçan Ceren’i ima ederek “iblis” diyenin Serdar olmasına çok sevindim…

 

Vedalar: Çünkü Benim Karımsın

 

Tövbekâr, Barış ve Ebru arasında yaşanan bu yan hikâyenin varlığından başından beri rahatsız olmuş bir izleyici olarak bu hikâyenin sonunda bir yere bağlanarak sonlandırılmasından memnun oldum. Geçen sezon düşen uçağın ardından eşiyle aynı kazada öldüğü söylenen MİT mensuplarının ailelerinin peşine düştüğünde bile aralarında bu kadar çok sahne olmamıştı. İnsanlar onları yan yana görmeye o kadar alıştılar ki Uzay’ın eşi olduğunu unutup onu kendisine abla diye seslenen Barış’la yakıştırmaya başladılar. Neyse ki bu hikâyenin sonuna geldik üstelik Barış da hayatında ilk defa bir işe yaramış oldu. Tövbekar’ın ekiple doğrudan ilişkili ilk gerçek operasyonu da Yıldırım’ın peşine düşen Ebru’yu Ayvaz’dan önce bulup -onu öldürme fırsatı bulamadan- kaçırmak oldu. Sadece birkaç dakika gecikmiş olsalardı Ebru’nun ölmüş olabileceği gerçeğini bilmeden kendisine epey büyük bir iyilik yapmış oldular.

Kızının ölümüne neden olan saldırının azmettiricisinin Yıldırım olduğunu öğrendiği andan beri sahip olduğu bütün bağlantıları kullanarak gerçeğe ulaşmasını sağlayacak deliler toplamaya çalışan Ebru’nun dilediğinde ne kadar iyi bir gazeteci olabildiğini düşünecek olursak eğer her an öldürülebilme gerçeğiyle burun buruna yaşayan Ebru’nun hayatını kurtarabilmenin en iyi yolunun araştırdığı gerçekten kafasını çevirmesini sağlayacak daha büyük 1 gerçeği önüne sermek olduğunu tahmin etmek zor olmadı. Aileleriyle dünyanın gözünde ölü olarak biliniyorken Ebru’nun gerçeği öğrenmesi hikâyeyi bozmak olmamış mı diyerek itiraz edenler de olacaktır. Ancak karargâh ekibinin hiçbir üyesinin aile ferdi şu anda peşinde oldukları adamın hedef tahtasında değil. Üstelik gerçeği öğrenmesini engelleyip onu korumaya çalışsalar ne Ebru’yu durabilecekler ne de sonsuza dek daima yanında olabilecekler. Kendi oluruna bıraksalar Ebru bu gerçeği bulma arzusuyla kendini öldürtecekti. O yüzden gerçekleri ona söyleme mecburiyetinde kaldılar. Daha doğrusu daha fazla soru sorup kendini öldürtmesini engelleyecek kadar gerçeği vermiş oldular ona.

 

“Uzay, Uzay. Bunu nasıl yaptın bize? Nasıl yaptın bunu bize, nasıl?

Dur ya da durma. Ne söylesen ne yapsan haklısın. Durma.

Uzay. Bebeğimiz olacaktı bizim biliyor musun? Bizim çocuğumuz olacaktı, Uzay, biliyor musun? Vurdular onu.”

 

Uzay ve Ebru arasındaki yüzleşmede dikkatimi çeken ilk detay aralarındaki aşkın büyüklüğü oldu. Normalde sürekli bir gerçek arayışında olan ve aldığı hiçbir cevapla tatmin olmayan Ebru’nun gözlerini açar açmaz Uzay’ı karşısında görünce istemsizce sevinip yüzüne dokunması ve normalde insan temaslarından hiç hoşlanmayan Uzay’ın üstüne saldıran eşinin duraksadığını görünce hemen özlemle ona sarılmak istemesi bu aşkın en büyük kanıtı. Uzay onun yanındayken tanıdığımız Uzay’dan çok daha başka bir adama dönüşüyor. Duyguları ve aşkı mantığına ağır geliyor. Daha önce de Uzay’ın sanıldığı gibi duygusuz bir adam olmadığını aksine çok fazla hissettiği için kendine hislerine hâkim olmaya çalıştığını söylemiştim ya Ebru’nun yanındayken bu hakimiyetini mütemadiyen kaybediyor. Öfkesine rağmen karısı elini tuttuğunda Uzay’ın değişen mimiklerinden ve Ebru yüzüne dokunduğunda istemsizce o tarafına doğru meyil etmesinden anlaşılıyordu, karısının üzerindeki etkisi. Birlikte yaşayamadıkları çocuk sevincinin aksine üstünden zaman geçmiş olmasına rağmen çocuklarının kaybını birlikte yaşayabilmelerine çok ama çok sevindim…

 

“Vatan borcu. Beni ben yapan topraklara beni ben yapan insanlara borcum vardı. Ödeme günü geldi. Ben de ödedim. Ödemeye de devam ediyorum. Özür dilerim ama bunun için bir gün bile pişman değilim. Değmesi için ne gerekiyorsa yaptım. Yapıyoruz. Bazen başarılı oluyoruz bazen olamıyoruz ama elimizden gelen her şeyi yapmaya devam ediyoruz. (…) Sadece sana yalan söylediğim için pişmanım.”

 

Başları birbirine değdiği anda hemen aklıma Serdar’ın Zehra’ya aşk itirafında bulunduğu bölümdeki iki aşığın kafa kafaya verişi geldi. Bu iki sahne arasında “aşk üzerinden” kurulan paralellik hoşuma gitti. Başları birbirine değerek tek vücut olmayı başarabilen çiftlerden daha büyük bir aşk göstergesi olduğunu zannetmiyorum. Özellikle Uzay’ın bebek sürecinde yanında olamadığı için hissettiği pişmanlık ve acının içime işlediğini söylemeliyim. Vatan görevini bir zorlama olarak değil de “birilerinin yapması gerekiyordu” diyerek açıklamasını çok sevdim. Sadece yüreği Vatan aşkıyla dolu olan insanlar Vatan onu savunma için göreve çağırdığında “hayır” demek olmayacağını bilirler. Bunu mecbur oldukları için değil; doğru olanın şehit kanlarıyla sulanmış bu Vatan’ı, üzerinde yaşayan Milletini ve üstünde dalgalanan bayrağını korumak olduğunu bildikleri için yaparlar. Hayatının her anını mantığa endeksleyen Uzay için Vatan sevgisinin sorgulanmaz bir gerçek olması bunun sadece duygusal bir hezeyan olmadığının en büyük kanıtı.

 

 

Uzay ve Ebru arasındaki sahnenin güzelliği özellikle de o karşılıklı paslaşmaları o kadar içime işledi ki Ebru’ya sinir olmadığım tek sahne buydu. Uzay’ı ilk gördüğünde bayılması kendine geldiğinde de öldü sandığı eşinin karşısında olduğunu görüp kızlarını kaybettiğinde yanlarında olmadığı ve onu öldüğüne inandırmaya çalıştığı için sitem etmesi ama öfkesine fazla tutunamayıp kocasını özlemle kucaklaması çok güzeldi. Karşılıklı sahnelerinde aralarında adını koyamadığım o kimya kendini gözler önüne sermiş oldu. Ebru mevzu bahis olduğunda Uzay’ın duygusal anlamda daha önce hiç görmediğimiz bir yüzünü göstermiş olması da bana ilginç geldi. En önemlisi ve etkileyici olanı kısacık bir sahnede aralarındaki aşkı hissetmem oldu. Bunu daha önce de söylemiştim ama burada tekrar etmek istiyorum. Uzay mantığının sesini dinleyen ve hayatını da bundan kazanan biri olmasına rağmen karısına çok aşık bir adam. Değil yan yana oldukları andaki elektriklerini resmine bakarken bile Ebru’ya duyduğu özlemi içimde hissedebildim…

 

“Al şunu ve hemen bu ülkeyi terk et. Sadece bir süreliğine böyle olmak zorunda. (…) Bütün bunlar bittikten sonra… sonra ben bu yüzüğü parmağımdan hiç çıkarmadım. Şimdi neden çıkardığımı soracak olursan…sonra dedim ya bütün bunlar bittikten sonra eğer tekrar kavuşursak zorlama yok ama, tamam mı? Bir şekilde senin karşına çıkmayı becerebilirsem ve sen de bana bu yüzüğü verirsen hayatımın sonuna kadar çıkarmamak üzere bu parmağıma takacağım. Yok eğer vermezsen hiçbir şey söylemene gerek yok. Sessiz sedasız senin hayatından çıkacağım. Tıpkı şimdi yapmak zorunda olduğum gibi.”  

 

Uzay’ın duygusuz bir adam olduğunu düşünenler halt etmiş. Ortalıkta robot gibi gezdiği halde uzun zamandır özlem duyduğu eşine dokunmaya doyamayan ve gözlerinin içine bakıp onu ne kadar çok sevdiğini söyleyen bu adam bir kere bile karısından başka bir kadına bakmayı düşünmeyerek adını romantikler kategorisine yazdırmış oldu. Çünkü bana soracak olursanız “romantik” olmak büyük büyük jestler yapmak değildir; aşkını ilk günkü ateşiyle muhafaza edebilmektir. Ki bu sahnede Ebru’ya şefkat gösteren haline bakılacak olursa Uzay bunu yapmayı başarabilen nadir adamlardan biri. Doğmamış bebeklerinin ölümüne neden olan adamı adalete teslim etmesini sağlayacak delillerin peşinden ölümü pahasına koşmasına engel olabilecek tek şeyi Ebru’ya verdi: Birlikte bir gelecek kurma umudunu. Bütün bunlar bittiğinde ve görevi sona erdiğinde ona yeniden kavuşup birlikte bir gelecek kurma hayali olduğundan bahsetmeseydi Ebru’yu bu kadar kolay yolundan döndürüp de ülkeden çıkmaya ikna edemeyebilirdi. Ebru kişiliğine yaraşır şekilde kalıp savaşmayı seçebilirdi. Onun yerine kocasının geleceğe dair kurmuş olduğu o hayale biat etti.

Pusulası sevdiği insan olan aşıklara her zaman gıpta etmiş biri olarak eğer senaristlerimiz yazmayı becerebilselerdi dizinin tek “aşık çifti” #ZehSer olmayacaktı diye düşünüyorum. Uzay’ın gelecek hayalini dinlerken aklıma Zehra ve Serdar’ın başta şaka olarak başlayan ama sonra giderek ciddiye binen sakin bir kasabada Yağmur’la yeni bir hayat kurma hayalleri geldi de insan birini sevdi mi tüm hayallerini onun etrafına kuruyor diye düşünmeden edemedim ki geçen sezonki yorumlarımı takip edenler Ceren’in evini dinledikleri süreçte Ebru’nun Uzay’ın ölmediğini hissettiğini söylediği sahnede aralarında tarif edilmemiş büyük bir aşk olduğunu hissettiğimi ve ikinci sezon da bunun hikaye olarak anlatıldığını görmeyi çok istediğimi söylediğimi hatırlarlar ancak bunun yerine sezon boyunca kendisine sinir olduğumuz bir Ebru izlettirdiler bize. Bir karakter senaristler tarafından nasıl kötü kullanılabilir bu sezon onu görmüş olduk. Kimyaları bu kadar tutarken Uzay ve Ebru aşkından hiç faydalanmamış olmaları çok büyük bir israf olmuş.

Halbuki Ebru gitmeden önce geleceklerinin sembolü olarak sözün simgesi olan nikah yüzüğünü veren Uzay ile ona cevap olarak ve kendisini en önemlisi de ileride sahip olacakları geleceğe tutunması için nikah fotoğraflarını bırakan Ebru’nun aşk hikayesi güçlü ve naif bir hikayeydi. Keşke biz Ebru’dan nefret etmeye başlamadan önce yazılsaydı.      

 

Boyun Eğmek Türklerin Doğasında Yok

 

Son haftalarda çok az sayıda yazılan #ZehSer sahnelerinden ötürü senaristlere kızgın olmakla birlikte mevzu bahis politika olduğunda daha doğrusu başka ülkeler tarafından Vatan’ımıza yöneltilen dış politikalar olduğunda gerçeğe yakın hikayeler yazmalarına hayranım. Politika çerçevesinde yazmış oldukları hikayelerden operasyon düzeyinde zevk aldığımı söylemeliyim. Özellikle de konu Halit’in kızı olduğunda tutarsızlıklar yazabilen senaristlerimizin konu politika olduğunda sezon başında ele aldıkları “gaz hidrat konusunu” unutmayıp mevzuya hikâyenin içinde sürekli yer tanımaları senaryo devamlılığı açısından çok hoş bir detay olmuş. Ne de olsa burada söz edilen konular kesin bir sonuca erdirilip sonsuza dek değişmeden aynı kalabilecek konular değil. O yüzden sezon başındaki patlamayla çok ses getiren konunun Şirket meselesi olarak dillendirilmesine sevindim. Aynı özen özel hayatlara da gösterilse…

Yıldırım’ın Şirket’le toplantısı için satırlarımı harcayacak değilim. Yalnızca dikkatimi çeken ufak tefek 1-2 detaydan söz etmek istiyorum. İlki yeni aydınlatmayı daha doğrusu toplantı mekânını sevmediğimdir. İlk sezon ve bu sezonun başında toplanmak için kullandıkları mekânın aydınlatması daha güzeldi. Üstelik oradaki masanın genişliği bana çok sayıda insanın toplandığı uluslararası bir “Şirket” toplantısı hissini daha çok veriyordu. Burada 3-5 kişi karanlık bir oda gizli işler çevirmek için toplanmışlar hissi aldım. Ki bu da haliyle inandırıcılık açısından sorun teşkil ediyordu. Ama ilk sezon tekerlekli sandalyede gördüğümüz ve herkesin üstünde de söz sahibi olduğunu düşündüğüm adamı unutmamalarına ve yüzünü saklamalarına sevindim. Ben o adamın ileride hikâyede çok büyük bir rol oynayacağını düşünüyorum. Serdar’ın ailesinin ölümüne neden olduğu gerekçesiyle aradığı adam çıkacakmış gibi hissediyorum.

“Türkler boyun eğmek konusunda çok kabiliyetsizler. Doğalarında bu var. Çünkü haklılar ve haklının da her zaman güçlü olduğunu düşünüyorlar. Ben de haklının güçlü olduğunu düşünüyorum.”

Dikkatimi çeken ikinci detay da Türklerden nefret eden ve onları hafife alan düşmanların aksine Yıldırım’ın Türkleri ve haklı olduklarında seslerini bütün dünyaya duyurmaya güçlerinin yettiğini biliyor olması oldu. Türk düşmanlarının yaptığı stereotip konuşmalardan ve kalıplaşmış ezber cümlelerinden artık çok sıkılmıştım. En azından Türk gölüne gelip bize neleri yapıp yapamayacağımızı söylemelerinin neden kamuoyunda kabul görmediğini anlayan birilerinin çıkması güzel ama bizi yalnızlaştırmak ve kamuoyunun tepkisini çekmemizi sağlamak için buldukları yol hadsizlik. Türkleri öldürmek için kullanmayı planladıkları ve mülteciler üzerinde test ettikleri kimyasal silahın suçunu Türklerin üzerine atmaya nasıl cüret ederler!  Gazetedeki haberi gördüğümde Mete B. verdiği tepkiye gönülden hak verdim.

 

 

“Hiçbir zaman zaten mesele siz olmuyor. Sizinle ilgili herhangi bir şey olduğu zaman bununla ilgili bir komisyon kurulmak istendiği zaman yine siz engelliyorsunuz bunu. (…) Milyonlarca insan öldürdünüz sahte kanıtlarla böyle yalan haberlerle. Büyük bir çifte standart. Söyleyeceğim daha başka tabirler var da şimdi ne yeri ne de zamanı. (…) Bize var olmayan bir şeyin var olmadığını kanıtlatmaya çalışıyorsunuz. Böyle bir saçmalık olur mu? 

Sizi nezakete davet ediyorum.

Ben de sizi insanlığa davet edeceğim ama hiç gelecek gibi durmuyorsunuz.”

 

Taraflı bir basında çıkmış olan sahte haberi kendilerine bahane ederek Türkiye’yi kimyasal silah üretmekle suçlayıp sorgulamak için Cenevre’ye çağıran sözde anlaşmalı dost devletlerimizin yaptıkları çifte standartta ve iki yüzlülüğe mi kızayım yoksa mevzu bahis kendileri olduğunda anlaşmalara hiç aldırmadan milyonlarca masumu katlettiklerini kanıtlayan İstihbarat raporlarını önlerine koyarak ayıplarını yüzlerine vuran Halit Başkan’ın görkemine mi kapılayım karar veremedim. Ancak Türkiye Heyeti’nin böylesine saçma bir haberle ayaklarına çağırmalarının bile büyük ayıp olduğunu düşünüyorum. O yüzden bir gazete haberinden yola çıkarak bu tür suçlamalarla ortada olmayan bir şeyin olmadığını kanıtlamalarını isteyen devletlere başta da Almanya temsilcisine verdiği her kapak niteliğindeki cevapta içimin yağları eridi. Bunu daha önce de söylediğimi biliyorum ama Halit’in lafını esirgemeyen üslubunu seviyorum.

Şanlı tarihi boyunca kurmuş oldukları çok sayıdaki devletlerin hiçbirinde topraklarında yaşayan tebaasına “eziyet” etmeyen hatta “merhametiyle” bilinen bir milletin kimyasal silah ürettiği propagandasını sahte haber manşetleriyle yaymak Halit’in dediği gibi “şeytanın aklına gelmez diyeceğim ama bunların her seferinde aklına geliyor” kimsenin buna sahiden inanmayacağını ama işine gelenlerin bu politik yalana sarılmaya dünden hazır olacaklarını biliyorlar. Onların unuttukları ya da görmezden gelmeyi seçtikleri gerçek şu ki Türkler tarih boyunca hep yalnızdılar. Ve bütün yabancı birlikler onları yıkmak için kurulmuştu ama Türkler bugün hala tarih sahnesindeki varlıklarını sürdürüyorlar.

 

 

Bölümün sonundaki Ceren’i ele geçirme ve ellerinden kaçırdıkları kimyasalı taşıyan beşinci elemanın yerini bulma operasyonuna gelince içeriğinde çok fazla Ceren olduğu için pek fazla ayrıntıya girmek istemiyorum ama çevredeki bütün kameralara rağmen Gürcan’ın bir türlü onu bulamadığını görünce biraz endişelendim. Hele de iblisin herkesi bir köşeden izleyip ileride Türkiye’yi kimyasal silah üretmekle suçlayabilmelerini sağlayacak iyi bir motivasyon daha doğrusu hikâye yaratabilmek için aracı içinde intikam almak istediği Halit Başkan ve Türkiye Heyet varken patlatma girişiminin başarılı olduğunu görünce korktum. Arabadan çıkan dumanı gören ve patlamanın sesini duyan karargâh ekibinin panikle koşuşturmalarını da izleyince gündemin sert bir şekilde aleyhimize dönmeye başladığını hissettim. Operasyona dair tek güzel şeyin Zehra ve Pınar’ın eşlenerek kız gücünü gösterdikleri sahne olduğunu düşündüm.

Bu işin içinde kesin bir bit yeniği olmalı Halit Başkan ölmüş olamaz aksi taktirde bu senaristler bize MİT mensubu o kadar ajanın bir kadına yenilip durduğunu izlettirerek işkence etmeye çalıştıklarını düşüneceğim derken başarısız olduğunu sandığım operasyonun iç yüzünü flashback sahnesiyle izlemekten büyük bir keyif aldım. Halit Başkan’ın “yerini bulamıyorsak onun bize gelmesini sağlarız” taktiğiyle kendini yem olarak kullanması hele de gerçekleşen patlamanın ve onu ellerinden kaçırma durumlarının sadece bir sahneleme olduğunu öğrenmek fazlasıyla hoşuma gitti. Bu tarz operasyonlarda hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı özellikle de seyircinin şaşırmasına neden olacak “çarpıcı ters köşelerin” yazıldığı senaryoları izlemeyi aksiyona tercih ediyorum. Ki son zamanlarda #ZehSer yazma konusundaki eksikliklerine rağmen senaristlerimiz operasyonlardaki ters köşeleri güzel yazdıklarını düşünüyorum.

Ceren’in televizyonda izlediği patlama haberin sahte olabileceğini de tahmin edebiliyordum ama Ceren’in telefonda konuştuğu kişinin Yıldırım değil; sesini değiştirmiş Halit olabileceği hiç aklıma gelmedi. Perdeleri açıp aslında otel odasında olmadığını anladığı o an ve onunla kişisel husumeti olan bütün ekibin toplanarak ona attığı bakışın bölüm içindeki önceki başarısız operasyonu telafi ettiğini söyleyerek yazımı son bir replikle tamamlamayı tercih ediyorum. Tabi öncesinde Ceren’in varlığının en çok etkilediği iki insanın yani Zehra ve Serdar’ın bakışmalarındaki kurtuluş sonrası rahatlamayı da fark ettiğimi söylemek istiyorum. Ceren’in yakalanması onlar için ekstra anlamlı özellikle de Zehra için. Çünkü bu kadın hem sevdiği adama hem de kızına doğrudan ve dolaylı olarak zarar vermeye çalıştı. Son replik gelsin.

 

 

“TÜRKİYE’YE HOŞ GELDİN”

 

Haftaya Görüşmek Üzere… Hoşça Kalın…

 

Yazıdaki fotoğraflar için @CatDoctor_, @mrskeyifci, @itsdreamn, @Melekk678, @Natasha48109241 ‘a teşekkürler…

Göz atmanızı öneririz: Teşkilat Bölüm Yorumları

Noel Pazarları
AVRUPA – En Güzel Noel Pazarları
sığacık ada masalı
SIĞACIK SEFERİHİSAR – Ada Masalı’nın Çekildiği Yer, Nam-ı Diğer Kırlangıç Adası
Alaçatı Tatil
ALAÇATI – Sanki Ege’de bir Vaha
gezdim gördüm san diego
AMERİKA – San Diego
Mekanlar Tarifler
LONDRA – Londra’da Öğleden Sonra Çayı
künefe
Bir Değil İki Değil Çok Çeşitli Künefe
Kars ne yenir
KARS – Kars Yemekleri : Ne Yenir? Nerede Yenir?
Poldark
POLDARK – Korkunun, Umutsuzluğun ve Sevginin Derinliklerinde
Poldark
POLDARK – Eve Dönüş
liar yalancı
LIAR (Yalancı) – İki Taraf Tek Doğru
emily in paris
EMILY in PARIS – Paris’te bir Amerikalı
bergen
BERGEN – Bir Tek Şarkı Söylerken Utanmadım Ben
romantik komedi filmler
Latte Kıvamında Romantik Komedi Filmleri
Yarına Tek Bilet Elle Çekim
YARINA TEK BİLET – Belki de Karşılaşmalar Tesadüf Değil Kaderdir
BİZ BÖYLEYİZ – Olsaydı Nasıl Olurdu?
Deli Bayramı
DELİ BAYRAMI – Kim Akıllı Kim Deli, Nasıl Ayırt Etmeli?
evlat oyunu
EVLAT – Her Şey Çok Zor
übü hep übü
ÜBÜ HEP ÜBÜ – Übülük Müessesesi Üzerine
yaşamaya dair
YAŞAMAYA DAİR – Yaşamayı Ciddiye Alacaksın
Copy link
Powered by Social Snap