İzledim

UZAK ŞEHİR – Bu Sefer Affetmem

Uzak Şehir’in yeni sezonuna Gülsüm’ün kaleminden… Keyifli okumalar ^^

Uzak Şehir ile ilgili yorumlarımın üçüncüsünü sezon finali şerefine paylaşmak için Aslı’da toplanalım dostlar. Esasında sezon finalini izlediğim söylenemez ancak gördüklerimin yorum yazmama yeteceğini düşünecek kadar Uzak Şehir’e aşina olduğumu düşünüyorum bu sebeple Uzak Şehir ile sanırım biraz toksik bir ilişki içindeyim. Bendeki çirkef tarafa hizmet ediyor bu iş. Emin oldum bir yerden sonra. İkinci sezon tamamen reyting odaklı ve izleyici bezdiren amaçlı kurgulandığı için analiz kasabileceğim, derinlerde olanı yüzeye çıkarabileceğim bir done kendi adıma bulamadım. Aslı’daki ilk sezon yorumumda bunlara yer verebilmiştim. Ama bu sezon ellerim bomboş. Bu sebeple biraz kişisel izleme hikâyeme dayalı bir yorum oldu bu yazı. Umarım yorucu kabul etmezsiniz. Öyleyse başlayalım.

 

Uzak Şehir, tüm yorumlarda söylediğim ve genel izleyici yorumuna bağlı olarak da ifade edildiği gibi konusu, ana fikri ve teması yönünden hiçbir şekilde ikna eden bir iş değil. Yine de ilginç şekilde potansiyelini 63 bölümüne rağmen göstermiş değil. İşte bu potansiyel sebebiyle dizinin hala reyting aldığını düşünüyorum. Potansiyel beklenti yaratır malum. Bu sezonun genelinden ne kadar beklentim varsa, diziden kopuşum da o kadar sert oldu ne yazık ki. Bu tür bir beklenti kırma şeklini bir de Game of Thrones’ta görmüştüm. Adamlar zaten hiçbir şekilde beklentiye karşılık vermeyeceklerini düşünerek son sezonunda tüm projeyi batırmışlardı. Ancak kimi kimlerle mukayese ediyorum değil mi? Uzak Şehir sadece mevcut durumunda bunama belirtileri göstermeyerek ana çiftine hikâye oluşturma başarısı gösterseydi oynayanından izleyenine herkes tatmin olacaktı. Bu noktada devreye giren ana çift başta olmak üzere dizinin tüm hikâyesini sabote eden bencil dayatmaların müsebbibini çok merak ediyorum. Bir gün açığa çıkmasını dilerim.

 

Bir çiftin hakkıyla işlenmesi, temas olmalı hastalığı ile karakterize değil bence. Çiftler, her zaman fiziki temasların gücüyle takip edilmez. Karakterlerin zekâsıyla da olaylara reaksiyonlarıyla da izlenir. Bu dediklerimin tabi eğlendirmesi gerekiyor insanları, Uzak Şehir gibi her hafta Çin işkencesine maruz bırakması değil. Bunun üstüne maalesef dizinin mentali ve zihniyeti yönünde de çok büyük handikaplar var. Eyvallah dizi sizin diziniz. Gayrimeşrular da sizin zihniyetiniz. Ancak ben de dahil dizinin hizmet ettiği ve eğlendirmekle hükümlü olduğu izleyici profili, bu zihniyeti paylaşmıyor.  Elbette dizi konuşulması için bu tip hamleler yapılır, lakin nabız yoklama sürecini artık sonlandırmamız gerekiyordu. Ahh tabi böyle olunca dizinin ana konusu olan ana çifte dönüş yapılması gerekirdi. Yoksa konuk oyunculara nasıl alan açılırdı ki? Benimki de laf. Tüm bu zihniyet, başroller dışında herkese alan açma çabası ve beklenti kırma gibi sebeplerle bu diziden makul tepkiler alamayacağımız ön fikriyle ilerlememiz gerekti, bunu maalesef sezon sonuna doğru anladım. Gerçi ilk sezon vaadini gerçekleştiremeyen bir yapımın ikinci sezonunda bunu yapabileceğini düşünmüyordum ancak şaşırmak istemiştim, gerçekten de beklenti kurup şans vermiştim. Keşke bu kadar haklı olmasaydım. Bu dizi için tüm mantığımı bir kenara bıraksam da Meryem’in hikâyeye gelişiyle eğlenmekten ziyade çok yorulduğumu hissederek bu diziden koptum ama dediğim gibi diziye aşinayım neyse ki. Bu da esasen dizinin tahmin edilebilirlik düzeyinin yüksek olduğunu ve yapım eliyle yayılan spoilerlarla sosyal medya tepkilerini ölçüp o meseleleri kabullendirerek mevcut tabloya giriş yapılacağını gösteriyor. Ayrıca olayların en kötü yerinden işleneceğini, spoilerlar yayılmadan bilir olduk. 2.sezon teminat oldu. 3.sezon da kaşelerini vuracaklar sanırım. Çok vahim esasen bu söylediklerim. İlk sezon yorumumdaki Mine yerine Meryem yazarak bu sezon yorumunu kapatabilirmişim gibi göründü hatta. Bir hikâye için ne acı bir tablo. Keşke bir de yapımcılarda ve senaryoda karşılığı olsa.

 

 

Öncelikle başlangıçta kayın-yenge başlayan mevzu ve vasiyet yokmuş gibi Boran’ın hikâyeye geri dönüşü, hikâyeye ihanetin de ötesinde kör göze parmak sokmak demekti. Asla dönmemeliydi ve de hatıralarımızda kötü birisi olarak kalmaya devam edip hikayeyi yönlendirebilirdi. Kaldı ki Boran dirilmesi hikâyesine hiçbir saygım ve iknam olmadı. Sadece CihAl için oradaydım ama esasında uyandıktan sonraki ilk yüzleşme bölümünde Boran’ı tolere edebildim. Toleransım bölüm 42-44’te kalkıp gitti ve sahneleri dikkat gerektiriyorsa bile gözümü çevirip bakamadım bile. Çektiği öylesi bir vasiyetin hiçbir iyi niyet taşımadığı zaten ortada. Alya’ya reva gördüğü hayatı gördük 1 yıldır. Cihan’ı da duygusuz algılıyor 40 yıldır. Yani özetle Boran kendisini maskelemeyi başarmış bencil zorba megalomanın teki. Bu sezonu izlemesek bile bunu biliyorduk. Bu sezonda Kanada vatandaşlığı için yanaşma olduğunu duymak veya Cihan’a duyduğu genel kin tuhaf falan değil, karakter gelmeden önce de kıskanç ve art niyetli biri olabileceği anlaşılıyordu. Karakterin bu aşamalarda kötülendiğini düşünmüyorum yani. Özetle tepeden inme bir kötülük yok ortada. Bu hikâyeyi başlatan kendisi. Saygı duyabileceğim en ufak nokta burası. Ancak asla ve asla hikâyenin sürdürücüsü değildi. Olmadığını bu sezon gösterdi göstermesine ancak bu oyuncuda ve hikâyede ısrarın en güdüleyici ve ulu sebebini bir türlü bulamadım. Bu tip ucuz senaryolar esasında bir dizinin final verme sürecine yakın, dikkat çekmek amacıyla yapılır. Uzak Şehir, bulunduğu durumdan daha ileri gidebilecek en verimli döneminde kendisini baltalayıp ucuzlaştırma yolunu seçti. Bu hikâye hiçbir vaadi olması gerektiği gibi doldurmadı, antagonist karakterizasyonda ve motivasyonda çok zayıf bir performans sunuldu, başrollerin aşkını temize çekme niyeti taşıdığı iddia edilebilir ancak izleyen kimsenin bu yönde bir talebi yoktu. Baştan sınırları çizilmişti malum. Gereksizce senaristin/yapımın kendisini bu aşka ikna çabasını izliyormuşuz gibi oldu. Bunu yaparken de saçmalardan seçme tercihlerle süre dolduruldu. Yine de reyting bakımından son 2 ayına kadar her şey istendiği gibi gitti. Burada kendime bir değerli not çıkarmış oldum: Sadece karşıdakini aşağılayıp yok sayan/mantıki kaideleri boş veren bir yaklaşımla izleyici deneyimimin uyuşmadığı.

 

Boran vasiyetini çektikten sonra hayatın devam edeceğini bilmeliydi. Nitekim biliyordu da bir olay başına geldiğinde kendisini saklatmış birisinden bahsediyoruz. Uydurmasyon koması ve uyanışı bu sezonu 14 bölüm sekteye uğratırken Boran’ın bizzat kendisi diziyi hikâye bakımından 63 bölümün de gerisine attı. Bu ikinci sezon mutlaka Boran hikâyeye dönmeliydiyse, kaza sebebiyle ayağı aksasa daha inandırıcı olurdu. Koması ayrı, el kol kıpırdattısı ayrı, göz açtısı ayrı, böbrek lazımı ayrı bu mevzuları bölümler boyunca izledik. Bilince kavuşunca da daha mide bulandırıcı bir hal aldı bölümler. Git gide ölüler de sanıyor ki diriler her gün helva yiyor sözünün canlı örneğini izler olduk bilince kavuşunca da.  Oyuncuda her sahnede zuhur eden aynı jestler, aynı mimikler, aynı duruşlar, aynı bakışlar, aynı söylemler. Bu belki adama gelen senaryo kaynaklı da olabilir ancak geniş yelpazede bulunan duygu aktarımının hiçbir aşamasında Burç beyi yetkin bulamadım, bana hiç geçiremedi duygusunu. Bunca paranın kazanıldığı böylesi bir dizide, sezonu yatırdıkları eleman için bu derece düşük performans seyir zevkini öylesine düşürdü ki Meryem’e seyirci bulamayacaklardı az kalsın.

 

Burç beyin kendisini bu dizinin başrolü olduğunu düşündüren etkin faktör 40lı bölümlerdeki ekran süresinin bence boğucu olmasıydı. Dar yelpazedeki acting yetenekleriyle birleşince sezonda nefes aldıran alan bırakmadı. Bu, Boran’a açılan alanlara bakılırsa daha bir anlaşılır. Kendisini ölü gösterme senaryosuna ve karısını/kardeşini öldürme teşebbüsüne karşın bu herife velayet verildi. O uçurumdan uçma meselesi madem ana çifte hizmet etmeyecekti, araba yakıp yıkmaya ne gerek vardı? Ana castın gözümde aptal görünmesinden başka bir işe de yaramadı. Boran karakterine açılan bunca senaryo boşluğu, hikaye içi alan, kötülük, kötülüğüne karşı bedel ödememesi ve vasat altı oyunculuk sebebiyle karakteri sevmeyip saymasam bile hikâyede zorla bir yerinin olduğunu kabullenebilirim ancak Burç beyin genel casta ve hikaye ruhuna uyumsuz olduğunu düşünüyorum. Burç bey için bu laflarım bir tık sert sanırım çünkü dizi dışı sosyal medya faktörlerinin de etkisiyle oyuncunun bizzat kendisini sevemedim. Karakterinin de üzerinde olumsuz yönde tepkimi çekti. Mine vol2 rumuz adıyla ilerledim tüm sahnelerinde yani. Mine oyunculuk adına en azından 2 gömlek yukarıdaydı.

 

 

Boran’ın Alya ile aşk evliliği yapmadığını anlamak için bu sezonu izlememiz gerekmiyordu. Bunu destekleyen üç hadise oldu. Birincisi Cihan’ın Alya’yla fiziksel münasebette bulunup bulunmadığını sorgulaması. Kendi ilişkilerinin de fiziki düzeyde kaldığını gösteriyor. İkincisi buna paralel olarak kaza yaptığı karısını ilk gördüğünde karının güzelliğini övmesi. Kadının sağlığını zerre önemsemiyor yani. Üçüncüsü de Kanada vatandaşlığı için yanaşma olması. Devamında bakıldığında Boran’ın Cihan’a olan kini kendi evliliğini kurtarma azminden fazla oldu. Bu da ilk sezonda tahmin edildiği gibi Boran’a ilişkin kindar ve maskeli portresini ispatlıyor. Kan davasını harlamasına karşın kaçmış ve ailesinden uzak olmayı seçmiş. Her şeyi gizleyerek Alya ile evlenmiş. Ben o vasiyeti gördüğümde zaten olumsuz önyargılarla yaklaşmıştım. Kafamdaki şeytani kötülüğü bu kadar tamamlaması bana pek de sürpriz olmadı. Ecmel ve Sadakat birleşimi bir dölden ne beklersek o yani. Boran karakterinin hikâye yönünden senaryoyu yokuşa sürdüğünü, tüm karakterlerin onun için harcanmasına rağmen buna değmediğini düşünüyorum. Neyse ki çıktı diziden. Çıkış şeklinin Sadakat olmasını pek de sağlıklı bulmadım. Nedeni ise Sadakat&Deniz ilişkisini olumsuz etkilemesi. Aile ya bunlar. Böyle sert hamleler aile içi dinamikleri kaşır normalde. Ne olursa olsun Boran karakteri madem yaşıyorsa Deniz gibi küçücük çocuğa 2.kez Boran için ölüm acısı yaşatmamak gerekiyordu. Düşünsenize çocuğun aklı 13 yıl sonra bir şeylere erdiğinde sırf bu yüzden Alboralarla bağı olduğu için pişmanlık duyar, Sadakat’ı öyle böyle seviyordu çocuk. SF mantığında vurucu olacağız derken, yine bence aile içi dinamikleri hiç düşünmediler, Boran’ı bari peşinden gelen Bulgarlar öldürseydi ölmesi bir tür zaruriyetse, zaten meydandaydı herkes. Kim vurduya giderdi. Boran korkak gibi kaçabilirdi ayrıca. Bulgarlar peşindeydi. Daha fazlasını ondan isteyebilirlerdi. Bu aksın kapatılması için de tabi ki en kötü yol tercih edildi ve Sadakat evlat katili oldu. Bu aile dramından çok aile trajedisine benziyor.

 

 

Bu aile dizisi sanrıları, sözde kalan ahlaki değerler/ahlak kumkumalığı ve reyting kavramları, dizide abartı boyutunda bir tonla ve kaygıyla bana hissettirildi. Bu çabaları için takdir edeyim bari ama esasen dizinin kendi adıma en rahatsız edici olan kısmı hep burası kaldı. Ayrıca genel anlamda tüm dizilerde yapılan bir hata bence: Total aile dizisi mantığından karakterizasyonlar da bana makul gelmiyor. Uzak Şehir özelinde başroller sebebiyle tüm saçmalıklarına rağmen diziye katlanıldığı için dizi seviliyor ve hep izlenilecek sanılıyor sanırım. Bu sebeple aslında tekrar güç zehirlenmesi yaşayan bir ekiple karşı karşıya kalıyoruz ve benim ilk sezon yorumumdaki tüm sektör eleştirileri tekrar doğrulanmış oluyor. Gerçekten en azından ben izleyici olarak bir şeyden zevk almaya çalışırken utanmak istemiyorum. Kayın-yenge şiplerken işin iç yüzünün ne olduğu hepimizin malumuydu. Ancak genel anlamda aile kurumuyla ve varlığıyla bu denli kavgalı ve genel olarak bu denli ahlaksız bir anlatıya sahip bir diziyle Amerikan sitcomlarında bile karşılaşmadım. Yakınlaşma sahneleri ortamda kalmayınca sadece Boran ile Sadakat’ın genel replikleri ve davranışları daha ahlaki ve aile ile izlenebilir mi oldu?  Aile olgusu özellikle hassas dengeleri olan ve temelinde ilk ahlaki gelişimlerimizi öğrendiğimiz bir kurum. Bir hikâyeye konu edebilmek için öncelikle aile olgusunun ne olduğunun proje yapanlar tarafından bilinmesi gerek şart. Sadece bu olgu üzerinden reyting amacıyla total kitleye yaranma amacı güdüldüğünde Uzak Şehir, mükemmel bir olumsuz örnek sundu bence. Aile dizisi demek çiftlerin yakınlaşma sahnelerinden uzaklaşması demek değil bence. Çünkü ailelerde ana-babalar da yakınlaşır, çocukları leylekler getirmedi. Kayın-yenge içerikli bir diziden bir tür aile dizisi devşirmeye çalıştıkları için çalakalem yapılan aile görsellerinin de karşılığı var sanıyorlar. Ancak kendi adıma bu olmadı yani. Kusuruma bakılmasın. Böyle aile dizisi mi olur Allah aşkına? Hadi kendilerini aile dizisi sanıyorlar diyelim. Ancak fiziksellikten çok daha önce ahlaki değerleri umursamıyorlar. Reyting gerektiğinde ise çiftleri yakınlaştırmaktan da geri durmuyorlar. Bu da riyadır işte.

 

Sözde karakter yazımı bakımından ise yazar-çeker-oynar demeden herkesi bu totale çekilen başrol karakterizasyonu kepazeliğinden doğrudan sorumlu tutuyorum. Dizi, karakterleri üzerinden hep aynı noktada, hep aynı bağlamda, hep aynı zamanda, hep aynı repliklerle bir döngü içine girmiş gibiydi bu sezon. İlerleme ve karakter dönüşümünden bağımsız dizideki istisnasız her karakterin karalandığını ve karakter derinliği anlamında bu sezonun tamamında üstlerinin çizildiğini düşünüyorum. Potansiyel bu sebeple hala korunuyor ancak izleyicinin ne denli sabırlı olacağını önümüz sezon göreceğiz. Gülizar hanımın ne sebeple olursa olsun bu işi kotaramadığını, karakterlerine yabancılaştığını, tepkilerini gereksizce sönümlediğini ve bu sebeple karakterleriyle empati kuramadığını düşünüyorum. İş patronlarının etkisi de söz konusu olabilir pek tabi. Belki tuhaf bir şekilde abuk bir düşünceyle yan karakterlere alan açmak suretiyle totale daha iyi yaslanmak amacıyla başrollerin silikleştirilmesine de karar verilmiş olabilir. Bu yapılırken özellikle karakterden götürmek büyük bir handikap yazdı bana. Özellikle Bölüm-48’in ardından Alya’ya tahammülüm epey azaldı. Ki Alya benim bu diziye başlama sebebim. Haksız olduğu her halinden belli olan insan tribine girdiği için sürekli üste çıkmaya çalışan ve bağıran abes bir şey vardı karşımda. Üstüne bununla yetinmeyip Boran’ı boşamamasının motivasyonu ve açıklaması o kadar yoktu ki bölüm-49’da Cihan’ı yol ortasında bırakıp kaçarken onda peyda olan iletişimsizlik, Cihan’ı hayatından şutlayış ve hak yemesi orada duruyordu zaten. Buralar Cihan’ın kalbini kıran şeyler aslında. 40 yaşında adam diye duygularını önemsemedi resmen. Ara veren, direksiyonu tutan da oydu. Boşanma sonrasında ise Boran’ın kalbine sahip olamayışını ifade ederken, Deniz’i elinde tutuyordu Boran. Yani o kalbi. O yüzüğü çıkarıp çıkarmaması arasında zerre fark yakalanmış değildi yani. Hali hazırda Alya tüm tehditlere boyun eğmişti ve aşkı için davranışsal olarak savaşmamıştı ki. Çocuk konusundaki endişelerini anlıyorum ancak Boran veya Ecmel Epstein çetesi değildi. Velayet o tarafa geçerken herkesteki yıkılmışlık bana fazla geldi. Bu drama da ikna olamadım bir türlü. Boran çocukla Alya’dan daha fazla ilgilendi ve üstüne düştü bile zaten. Burada Cihan ile Deniz ilişki dinamiği bozuldu. En üzüldüğüm yer de bu süreçlerde burası oldu. Boran’da ekrana zaten bakmazken, üstüne Alya’nın da eklenmesi beni çok olumsuz etkiledi. Alya’ya anlam veremezken Meryemle ıslah olacak bu demiştim. Gerçi ıslah falan olmadı ama belirgin bir iticiliği vardı maalesef. En acısı da bu sanırım. Ardından tüm Alya karşıtı yazımın Meryem için bilinçli şekilde yapıldığını anladıktan sonra diziden bir kademe daha soğudum.

 

 

Bunu bir adım daha genişleteyim. Gülizar hanım ve genel yapım ekibi özelinde kimse öncelikle Alya’ya bir kadın ve karakter olarak saygı duymadığını çok güzel anlattı. İyi bir senaristin bir noktaya kadar karakterini sevmemesi bana göre anlaşılır bir şey. Sevmesin. Senarist karakteri zora koydukça seyirci o karakteri sahiplenir çünkü. İstemsiz bir şey. Ancak saygı duymaması, senaristin ve proje yürütücülerinin kötücüllüğünün nişanesi bence. Bir karakteri sevmemek başka, onu hikâye içinde saygısızlıkla karışık sürekli değersizleştirmek bambaşka. Bölüm-44’te Alya’nın cinsel yaşamının Kaya, Sadakat gibi karakterlerin bile önünde bu kadar aşikâr edilmesi karakterin kendisine ve kadınlığına net bir saldırı amacı taşıyordu. Böyle çirkin söylemleri gerçekten çok aşağılayıcı buluyorum. Bunun üstünde Alya sadece ortamı terk etmekle yetinip bir köşede ağlatılıyor ve üstüne eski kocayla aynı çatı altında kalıyor. Ahlaki kaygıların veya aile mottosunun devreye girmesi gereken yer de tam burası aslında. Riyanın işlediği bir diğer nokta yine burası.

 

İlk sezona bir geri dönelim. Alya’nın geçmiş defteri esasında çok zor bir hikâyeydi. Cihan’ın bu yüzden yakınlaşmalarında bölüm-60’a kadar inisiyatif alamadığını düşünüyordum. Bu geçmişin üstünkörü geçilmesi saygısızlığın ilk adımıydı. Anasının ölümünün ertesine hastaneye gidip herkese deva oldu. Nare’ye destek olsun tabi de bu kadının acısı öylesi değersiz bir şey miydi? Alya anasız kaldı diye içi dağlanan tek ben değildim. Ama kendisi bile unuttu her şeyi hafızasız gibi. İkincisi, ikinci sezon başı Mine’ye olan gereksiz alttan alan/anlayışlı yaklaşımıydı. Bu sebeple dayağını yedi bir güzel. Az kalsın da araba altında kalıp tahtalı köyü boyluyordu. Üçüncüsü Boran’ın ölüsü dirisi fark etmeksizin oğluyla konağı terk etmemesi ve buna dönük çift çatışması bile yaşanmamasıydı. Bu yüzden de karım-karısı kavgası yaptı 40+ lavuklar. Dördüncüsü oğlunu bir pedagog eşliğinde Boran babasıyla ve Cihan babasıyla yaşatma ferasetsizliği. Çocuğunu hiçbir saçmalıktan uzak tutmaması, ilk sezonki Alya’nın anne tiplemesinden çok uzak. Resmen anneliğini yok sayıyor. İkinci sezon gördüğüm bu kadının anneliğini tanıyamadım ben. Bu arada Boran dönünce buralarda pedagog seansları da görmeliydik. Çocuğun iyi olmadığını izleyen ben bile anladım. Beşincisi de kendisine ait bir sesinin olmaması. Hastaneye Alboralar için organ nakli kongreleri için toplanmak, Alya’nın hikayedeki yerini göstermiyor. Gerçi ilk sezon hastane sahneleri tuhaf yerlerden çıkıp duran Mine hanıma yol içindi. Yine sadece Alya için yazılmış bir hikâyeyi işaretlemiyor. Ben bu hikâyeye Alya’nın adımlarıyla başladım. Ona yapılan saygısızlığı sanırım biraz da üstüme alınıyorum. Alya’yı sözde güçlü lanse edip paspasa çevirmek kimin fikri? Ben öyle zeki, güçlü, mücadeleci birisini göremedim. Olması gereken ve güven vermesi gereken özellikleri de buyken. Ayrıca dizi tonunda Alya üzerine belirgin bir karşıtlık seziyorum. Bu biraz dizi zihniyetinin çarpıklığı bence. Alya’nın oluşturduğu sükse, sevgi ve anlayış geri kalan tüm karakterlerden daha ileriydi. Bu sebeple Alya’yı tekinsiz birisine dönüştürmek tercih edildi. Alya bu sezondan önce hatasız değildi elbette ama bir şekilde empati kurabilmiştim. Ama bu sezonun genelinde Alya ağzını açsa bile motivasyonları ikna edemediği için şahsen biraz mesafe koydum. Bu sezonla birlikte diziye gelen kadın düşmanlığı trendinden ilk Alya nasiplendi.

 

Bu mevzu aslında sadece Alya ile de sınırlı değil. Cihan’a da genel bakımdan kimsenin saygısı yok. Belki aşırı fedakâr ayakları yüzünden özsaygısı da olmayabilir. Bu karakter özelliği gerçi. Bu kadar yol giden dizide bu kadar kimliksiz erkek başrol bana artık abartı boyutunda yok sayma gibi geliyor. Böyle sürekli kara kutumuz kalmalı mı gerçekten Cihan ağa? Sağlık durumunu neden saçmasapan olayların içerisinde öğrenmek zorundayım? Ben bunları sorguluyorum da acaba gerçekten Cihan ve Alya’yı tanıyan birisi var mı bu projede? Böyle sanki yok hükmünde karakterlerle gerçekten zorlanıyorum. Toplumda kurduğu ağırlık sebebiyle ağa unvanının bir seviyede karşılığı olur bende, kaldı ki ağa unvanının da hakkı verilemiyor burası ayrı. Bir kurgusal evrende bu kadar çevresiz, güçsüz ve tanınırlığı düşük bölge büyüğü görmek çok tuhaf bence, bir şey halledemez bu derken buldum kendimi sürekli. Sezonun genelinde de kanıtlandı bu. Görece akıllı ve makul olmasıyla bir noktada bağım olur ancak eğitim ve sağlık durumunu olaysız, sosyal çevresini olaylı veya olaysız aktarmalılardı ki karakteri zaten bu yönleriyle de tanıyıp saygı gösterebileyim. Gerçi Cihan’ın 2 milyonuncu olarak yerleştiği iktisat fakültesinden mezun olduğunu güç bela öğrendikten sonra artık Cihan karakterine dair diziye tanıtıcı ekstra bir aks konulacağına inancımı yitirdim. Nare ve Alya arasında laflarken öylesine verilen bir bilgiydi çünkü. Odasındaki iki yüz ton hukuk kitabı da hobisiymiş işte. Burada Cihan’ın Boran’dan bir şekilde etkilenip saatlerle ve hukukla ilgilendiğini duysak bile karakter anlatımı olurdu. Ama total dizisi için bu fazla katman demek olur sanırım. Adamın mayın tarlasında yaşadığı travmatik çocukluk, zekâsı, okbsi ve saatçiliği arkamızda kaldı. Hepimize geçmiş olsun, bunların üstüne bir katman, bir derinlik bile eklenmedi bu sezon. Esasen derinleştirilecek bir maya da vardı. Kullanılamadı. Cihan’ın bence bir noktadan sonra karakter kırılımını da tamamlaması gerekiyordu. Adam uçurumdan yuvarlanıp abisi tarafından ölüme terk edildi ve anası da helikopterle sevdiği kadını postalamaya çalıştı aynı abiyle. Bu bir de bu sezonda olanlar. İlk sezon Mine’yi başımıza hanımağa yapacaktı. Şimdi burada karakterler arası dinamiği sağlamak için senaryo ılımlı yazılmalı kısmına katılmak artık zor. Aynı evde yaşamamak bile bir tepki yani. Dile kolay 63 bölüm olmuş. Ama artık laf sokmanın ve “anne” ünleminin ötesine geçilmeliydi. Bu gecikmeleri önümüz sezon elbette dizi telafi edebilir ancak bunun bedelinin erken bir final olacağının da farkına varmalarını umuyorum.  Meryem-Cihan-Serhat’tan oluşan bir dinamiğin karşılığı total kitle dâhil kimsede yok.

 

Meryem demişken onun zorlama hikâyesine de bir gireyim. Zorlama olan kısım Serhat ve Cihan’dan kurmaya çalıştıkları baba oğul dinamiği. Hikâyenin bu kısmında ben yokum. Mine’de izledik bu süreci. Bir daha bu yazılacaksa Mine’ye ve bebeğine yazık. Onlar niye öldü? Aynı nehirde yıkanmayalım artık. Zaten bu hikâyede Alya’nın bir yeri de yok. Meryem girişinden itibaren -4 reyting alan bir işten bahsediyoruz. Artık denek izleyiciden de tepki görülmüş. Umarım burayı Mine gibi es geçerler. Es geçseler de önümüzde sözde merhume Şeyda var. O gelir çoluk çocukla muhtemelen. Bu dizinin gayrimeşrularından kurtulabilirmişiz gibi gelmiyor artık. Meryem’in şiddet faili eski kocası Feyyaz’dan dolayı mağdur olarak diziye dâhil edilmesiyle birlikte Cihan’ın vicdan, merhamet göstereceği belliydi. Ancak Cihan’ın, Boran konusunda olduğu gibi yine hayal kırıklığına ve güvensizliğe sebep olmasına daha çok kırıldım. Bu tip zaafa benzer saçmalıkları tabi bekliyordum ama Alya’dan daha fazla kırıldım sanırım. Alya tabi agresifti ve öfkeliydi orası ayrı. Alya’nın duymak ve hissetmek istediklerinin, güvensizliğinin en başından farkındaydı Cihan. Cihan ne sözleriyle ne davranışlarıyla bu güveni veremedi.  “Gerçeğim sensin” demek zor değildi yani. İlişkide bunlar önemli. Alya önce dil yarasıyla (ilk aşkım lafıyla) çektiğini davranışlarla da deneyimledi aslında. Feyyaz için ayrı parantez açalım. Ahmet beyin kötü karakter oyunculuğunu çok beğendim. Diziye yakışan bir performans sundu. Karakterin gidebileceği uzun bir yolu yoktu ama yine de seyir zevki çok yüksekti. Buradan binlerce teşekkür.

 

Tüm bu toplamda bu ikinci sezonun geneli her iki karakterin birbirine karşı güvenini kırmak için yazılmış gibi. Üçüncü sezonda kesin toplarlar ve güçlü ilişkileri olur demek çok isterdim ama mal belli, sahip belli.

 

Cihan ve Alya’yı ilişki bazında hikâye devamlılığı noktasında geciktirmek uzun soluklu bir proje için bir zorunluluk olabilir ama 2.sezonu bitirmiş bir iş için bu kadar gecikme gerçekten gerek şart mı? Çifti tüketmeme çabası gerçekten artık gerekli mi? Zaten seviştiler, Cihan’ın artık Alya’ya karşı fiziken rahat yaklaşabildiğini de görüyoruz. Neden bölümler boyu bir sesleri bile olmadı ikisinin birden? Özellikle dizi başındaki Cihan ve Alya’yı düşünüyorum da bu sümsük karakterleri ben tam olarak tanımıyorum. Değişim normaldir. Yapılan düpedüz karakter imhası oldu bence. Bölümden kesilmedikleri sürece plastikleri ve doğaçlamaları bir yerden sonra yetmedi. Ozan ve Sinem bu sığ hikâyede ellerinden geleni yaptı orası ayrı ancak aradığım şeylerin cevabını yine de alamadım. Senaryo vaadi diyordum ya. Aradığım işte oydu zaten. Bu sezonun kapak fotoğrafı olmasıyla herkes CihAl’i odak noktası kabul etti normal olarak ancak dişe dokunur ve beni tam anlamıyla tatmin eden/takdir ettiğim sahneleri ne yazık ki çok az oldu. Sezon bazında da ilişki dinamiklerinin duraklama ve boğucu tekrarlama döneminde kalakaldığını düşünüyorum. Çift hikâyesi gitsin diye mecburiyet kisvesi altına gizlenen engel Boran’dı. Boran bence ilişkilerinin en sağlam sorunuydu da ancak onun işleniş biçimiyle çiftin engelleri de yapaylaşmış oldu. Bu sebeple Alya’dan veya Cihan’dan duyduğum/duyacağım tüm ‘mecburum/mecburdum/ne yapayım’ repliklerine artık karnım tok. Bu sezonun geneline hâkim replikler kümesiydi ve duyması işkence gibi gelmeye başladı artık. Hal buyken diziden yeterli verimin alınması beklenemezdi. Belki bu sebeple Meryem’i ve çocuğunu bir sorun olarak işaretleyemedim.

 

Çift dinamiğinde çok doğru bulamasam da Alya bakımından ilişkiye bakış, öncelikle oğlunu esas alan bir temelde kuruldu. Yani Deniz’i seçecek her koşulda. Öyle ki oğlundan ayrılmamak pahasına mahkeme salonunda yok saydığı gururunu açıklaması için Alya’ya elimden geldiğince alan açmıştım ama kadının pek de motivasyonu olmadığını öğrendiğimde kendi adıma Cihan ile ilişkisi ilk yarasını almış oldu. İletişim kurmaktan, laflarını seçebilmekten aciz ve sadece Cihan’a karşı ve düşmancıl tavırlar gösterebildi. Burada görünen köyü söylüyorum. Açıkçası Boran’dan çocuğun velayetini alarak ayrılmak için zamana ve bilgiye ihtiyacımız var yollu açıklamalar gerçekten çifti yaralamazdı. Biz yine CihAl’i mevcut durumlarıyla sever sayardık. Alya’nın o durumu o kadar baş ağrıttı ki esasen kendisini uçuruma sürdüğünde de Cihan’ı öldüreceğini anladığında da Boran ile evlilik ilişkisini sürdürmek yönünde karar alabilecek gibi görünüyordu. Sadakat salık vermeseydi, yine o adamla evli kalacaktı. Buralarda etimle kemiğimle Alya’dan uzaklaştım. Neyse ki Cihan aşırı seviyordu da ilişkileri öyle böyle devam etti iletişimsiz ve bölük pörçük. Cihan’ı dürtüleyen meselenin sadece sevdiğini kaybetme korkusu olduğu için de bu sezonki ilişkileri bu bağlamda da bana çok sağlıksız geldi. Mutlu, el ele ve birlikte olduğu sanılan çift esasen Alya tırla kaçmaya kalktığında ayrıldı ancak bunu bir türlü kabullenmediler, konuşarak tartışarak çözmediler, yüzleşemediler çünkü konuşsalardı Cihan sonunda resmen ayrılacaklarını biliyordu. Cihan’ın korkusunu Alya’nın bilinmezliği ve esasen Cihan’ın onu güvenmez bulduğuna dönük yorumlayabilirim. Cihan Alya’dan vazgeçmediği için bu durumu ne kadar takdir etsem de tüm ilişki içerisinde 2 yıl süresince kaçan-kovalayan tabloları yorucu buluyorum. Cihan elbette söz verdiği gibi Alya’yı bulup getirir her durumda ama sanırım karakterlerin ilişkilerine dair biraz iç seslerini dinleme vakitleri gelmiş. Mümkünse izleyici de bu sesleri bir şekilde duymalı. Diziyi doğrudan ilgilendiren düşünceler diziyi gayriahlaki yapmaz. Merak edilmesin. Olaylardan bağımsız bir şekilde sezon sonu CihAl’i bana vahim göründü. Alya sürekli olayların onu yönlendirmesiyle bulunduğu ortamdan kaçan ve tek çözümün bu olduğuna inanan birisine dönüştü. Her durumda bunu yapıp Cihan ile iletişim kurmayı denememesi onun da Cihan’a karşı halen güvensiz olduğunu ayyuka çıkardı. Bunlar da tamamen bilinçli yazımlar bu arada. Güvensiz ve iletişimsiz çiftlerin tadını ne yazık ki bilirim. Tersine dair sözlü sahneleri olsa bile davranışların ne olduğu da ortada. Kendimizi kandırmayalım. Önümüz sezon CihAl’i bana yalnızca bu sebeple hiçbir yönden umut veremiyor. Alya’nın gidiş motivasyonunu besleyen tehdidi düşünüyorum. Tehdidi ciddiye aldığı kişiler Boran ile Meryem. Neymiş? Boran Meryemle evlenir, Serhat’a babalık eder ve düşmanlık olurmuş. Vay canına etlerim çekildi bu tehdit karşısında. Bari Cihan’ı öldürürüm deseydi ekstra. Teşebbüsü vardı herifin malum. Gerçi geçen sezon da Mine idi. Yani Alya’nın böyle gitmek, kaçmak, kaybolmak için bitmek bilmeyen bahaneleri varmış gibi hissettiriyor. Özetle bu gitme motivasyonuna ikna olamadım. Alya tabi tüm bu sezonun yorgunluğundan güçten düşmüş olabilir ancak bu gidişleriyle her şeyi çözümsüzlüğe sürdüğünü anlayamıyor sanırım. O sebeple Cihan da sebebinden çok, gitme eylemine tepki verdi. Tüm sezonda ağzını açmadı adam malum. Böyle ilişki içi özveriler sonrasında katmer katmer çıkar. Cihan tüm sezon laflarını ve kırgınlığını yuttuğu için SF’de “affetmem bu sefer” dedi ya. Yorulmuş ilişkilerin özelliği bu sebeple iletişimsizliktir bence. Başroller birbirleriyle konuşmuyorsa, yan rollerle konuşabilirler. Bu da bir yol. Gerçekten bak. Birbiriyle alakasız Kaya ile Alya ilişki konuşsa bile olur artık. Öyle çaresiz kaldım. Hadi Cihan az buçuk konuşuyor diye Alya’ya döndü tüm ibreler.  Meryem konağa geldiğinde Cihan’ın “iletişime geç, lütfen” demesi bu sebeple anlamlıydı. Çatışma yaratma kaygısını diyaloglar halinde karşıya geçirmeyi denemeli senarist yapımcı falan. Biliyorum bu herkesin işini yapması demek ama eğlendirmekle hükümlü olduğunuz kitle artık dizideki kimseyi anlamlandıramaz hale geldi. Bunun totali ab’si de yok bence.

 

Derinlik katılan elbette bağlamsal ve sözel bölümler vardı ama sezonun geneline ikna olamadığım için aslında bunlar da bana geçmedi maalesef. Dizinin hakkına girmeyeyim diye söylüyorum işte. İlginç biçimde derinlik katılan yegâne sahne duş sahnesiydi. Yakınlaşma sahnelerinin hikâye ilerleyişinde bir vaadi olmasa da bu sahnelerin çiftin anlatımsallığı açısından bariz bir karşılığı vardı. Her ne kadar çift hikâyesi takipçisi olsam da bunu ben uydurmuyorum. Bölüm özetini yazan ben değilim. Bu sahnelerine PR yapan ben değilim. Eşik, aşık turnalar ve su ile arınma metaforuyla yürüyen ben değilim. Çiftin dinamizmini doğru şekilde bölüm-42 sonunda boyutlandıran da ben değilim. Bana sunulan ve anlatılmak istenen çift buydu. Eşiği sözde aşan onlardı ama nedense gözden çıkarılan da tam bu oldu. Bu sahnenin ardına sokuşturulan kolpa Boran analizlerinin kimsede bir karşılığı olmadı, üstüne zaten izleyen kimsenin ilişkiyi temize çekme gibi bir kaygısı da yoktu. Bağlam, durum ve zaman bilmezlik bir noktadan sonra müthiş bir ahmaklığa ve ahrazlığa işaret eder bence. Bu sebeple sanırım ilk kez çok sevdiğim bir çiftin sevişme sonrası sahnelerine bakmaya içim el vermedi. Bölüm-43 heves kırıcı olmakla birlikte fazlasıyla tuhafsanacak bir bölümdü. Özellikle yapılan pr, esas çift odaklıydı. Bariz kesilmiş hissi geçti bana. Dediğim gibi genel hikâye yönünden vaadi yok bu yakınlaşma sahnelerinin ancak dizi o zaman yaklaşık 12 bölümdür hava geçirmez bir yerde takılıyordu. Bu aşamada ödülünü doğru dürüst alamamak şahsen bana çok koydu ve hala da koyuyor. Bölüm-42den sonra gelebilen yakınlaşma sahnelerinin bir diğer handikapı, oyuncuları farklı şekillerde pozisyonlamayı başaramayışları oldu bence. Dizide sürekli kullanılan taktik sevilen bir şeyin aşırı tekrarlanmasıydı. Yatak sahnelerinin çoğunda oyuncuları dışarı kıyafetleriyle kaşık pozisyonunda veya odada/ofiste ayaktalarsa birbirlerine sarılırken bulabildik. Oyuncular sarılmanın üstüne daha fazla duygu sıkıştırmayı başarabildikleri için bu sahneler ne kadar sevilirse sevilsin amacın güvenli alanlarda kalmak olduğu çok belirgindi ancak sahne kurulumları beraberinde zayıf çekim&montaj kalitesi de getirdiğinde bunları kolaya kaçma olarak yorumladım ve yeri geldiğinde bölümler boyunca izlemediğim diziden hiçbir şey kaçırmamış oldum. Çünkü çifti de her şey gibi aynı noktada bırakıp yakaladım.

 

Çiftin dram yönünü besleyen ve bir ölçüde derin sayılabilecek sahnelerden bir diğeri de bölüm-35/36 kodlu böbrek ameliyatı sahneleri. Ozan ve Sinem çok başarılıydı, duygulandım da bazı repliklerde. Alya’nın yalnızlığını, aşkını ve fedakârlığını en fazla hissettiğim sahnelere sahipti. Cihan’ın aşka ikna olmasını gerektiren o zor sürecin son adımlarından biri oldu hatta. Abisi ve aşkı arasında kalması süreci aşırı sancılıydı. Oralarda gelen öpüşmeyi bir tür teşekkür öpüşmesi gibi yorumladığımdan Cihan beni daha da kinlendirmişti hatta. Öyle bir sessizliği vardı. Abisi uyanma aşamasına gelene kadar yine vicdanına esir oldu.  Düşününce 30lu bölümlerde Cihan’ın sessizliğine sinirlendiğim kadar hiçbir şeye sinirlenmedim. İşin elbette kardeş ve aşk arasında kalışı işlemesi gerekiyordu, ancak dizinin bunu yapış biçimi baştan sona beceriksizce ve niteliksizdi. Cihan’ın sessizliğine psikolojik alt yapı kurulabilirdi. Anlatım biçimleri çeşitlenebilirdi, burada rüyalar veya geçmiş flashbackleri bir yol olabilirdi, Cihan Erolla bile konuşabilirdi.  Oralardaki karakter hikayesi Ozan beyin bakışlarına sıkıştırıldığı için bu bölümleri de ne yazık ki oldukça verimsiz kurguladılar. Bunun dışında işin realitesine bakarsak tıbben koma hastasına verilecek bir böbreği çöpe atsak daha iyi. Hukuken de Boran’a çocuk velayeti vermezsin. Böyle böyle tıbbı ve hukuku kafada bitirdik.

 

Çifte derinlik veren bir diğer sahne ise Alya’nın tırla terk etmeden önceki “bir tanecik aşkım” minvalindeki at sahnesi paraleli.  Bu arada dizinin paralel sevdasından da gerçekten ikrah geldi bana. Her sahne bir diğerinin kötü paraleli olarak sunuldu. Beni ayrıca yoran unsurlardan biri de bu. Önümüz sezon yapılmasa bari. Paralel paralel ilk sezonu çekecekseler diziyi tek sezon planlasalardı keşke. Neyse bu seferki at sahnesinde ilginç şekilde yerine olumlusu konulsa da motivasyonda Alya’nın terk etmesi vardı. Bir verip iki alanlarla bu kadar oluyor işte. Bu sahnelere ayrıca Alya’nın suya atladığı ve Cihan’ın tereddütsüz peşinden gittiği sahneyi de ekleyebiliriz. Oyuncu emeğinin çok yüksek olduğu bir kısımdı. Takdir etmeden geçmeyeceğim. Alya’nın nedense ilk seviştikleri anı hatırladığı tuhaf bir noktaydı aynı zamanda. Dizide mış gibi yapılanların sadece hikâye değil, kurgu&montaj olduğunu daha net şekilde burada anladım sanırım. Bunun bir öncesi Alya’nın kolyesini okşadığı arabadaki mutluluk anıydı. Sözde hatırladığı Cihan’ın doğum günüydü. Sahne beklentisi ile uyumsuz kurgularda çift tam olarak böyle vaadini tamamlayamaz.

 

 

Diğer sahnenin temasında bulunan komando yeminleri de derin sayılabilecek bir yerdeydi ancak bu yemini hatırlayan kimse bulunmayınca o sahne de sığlaşmış oldu ve her sığlıkta önümüze getirilir oldu. Alya zorluk karşısında sürekli kaçmasının çözüm olduğu fikriyle hareket ettiği için ve her tehdide boyun eğdiği için ne savaşta ne kararda ne aşkta bir çift olabildiler. Ama evet bedel ödediler bol bol çok şükür. Başkalarının bedelini de ödediler. Cihan “ilk ve tek aşkımsın” tarzında bir itirafı Alya’yı kendi sebepli kaybetmenin eşiğine gelip durmasına rağmen bir türlü edemeyince çift kaderde de bir yere kavuşamadı. Beşte bir çekerek çifti uğurlamış olduk böylece.

 

Bunların yanında sevdiğim bir sahne var. O da Cihan’ın doğum günü ve Alya’nın hazırladığı sürpriz. Cihan’ın Meryemle evlilik yolunda olup zerre doğum günü kutlamaması tuhaf olsa da gözünde gördüğüm mutluluk o kadar tatlıydı ki. Gerçi dizide hikâye değiştirip duruyorlar, ilk sezon Meryem peşine gitmeyen adam meğerse gitmiş, üçüncü sezon bunu da unuturlar ve Meryem de doğum gününü kutlamış olur. Çok yükselmeye gerek yok sanırım. Neyse doğum gününün cümbür cemaat kutlanması burada rahatsız etmedi beni ilginçtir. Normalde CihAl peşine çil yavrusu takılıyor herkes malum. Sirk kuruyorlar her hafta. Devamında ise aşık turnaların da çiftin anlatımsallığına katılmasını kıymetli buldum. Anka, aşık turnalar, su metaforları, denizler, nehirler (Fırat/Dicle) bu çiftin ikonaları. Çiftin anlatımını doğrudan sembolize ettiklerini ifade ettiler de. Devamında başrollerin bijuteri dükkânına çevrilmesini doğru bulmadım gerçi ama. Bu dizide her yönden abartma huyu var maalesef. Fidan sevilir, bölüm Fidan’a yatırılır; takılar sevilir Alya saçma bir takı reklamı yapar; siyah gömlek sevilir Cihan’da hep o vardır; Boran istenmez, negatif etkileşim için bölüm başrolü olur. Meryem ve çocuğu reddedilir, bölümlerde başrollerin sahnesini alır. Mine istenmez, her yerden çıkar. Müzik uyumlu bulunur, bölümlerde bıktırana kadar çalınır. Bu dizi böyle bir şey işte. Ne gelir elimizden?

 

Bu dizinin itici bir diğer yönü ise olaylar ile replikler/yüzleşmeler arasındaki alakasızlık. Ecmel ilk sezonun tü kaka amcası iken, Fidan bu sezon onu evden sallandırıyordu. Ecmel kan davasının başlangıcını ve sebebini biliyor. Hikâyeye katkısı tam olarak ne? Cihan uçurumdan yuvarlanmış ve ölüme terk edilmişken Boran’ı polise şikâyet etmiyordu ve hatta yüzleşmiyordu. Bulgarlar vahşi canavarlarken ve korku öğesi iken velayet için bir adım olabildi son tahlilde. Tüm sezonun sancısını ne sebeple çektik bu hızlı çözümler olabiliyorken? Boran lojistik ve maddi kaynaklardan uzaktı ama sezonun suç ve kötülük mastermindi kabul edildi. Bir de sonuca ulaşmayan olaylar var. Velayeti almış Boran, Alya’nın eli kolu gözünü bağlayarak bir yerlere götürüyor. Cihan sinirleniyor. Eeeee baba? Boran’a karşı nerede kavga dövüş vahşet? Alya desen arabadan kaçarak ağaca çıkıyor. Sonuç? Boran Alya ile pasaport sebebiyle evlenmiş ama izleyici dışında kimse öğrenmedi. Amaç ne? Cihan’ın “sizi çivilerim ha” dediği herhangi bir olayın geldiği son nokta? Sezon içinde bir zar atıp, beklenti oluşturup sonuçlandırılmadığı bu alakasızlıkların diziden adım adım soğumamda etkisi büyüktü.

 

 

Gelelim Sadakat hanıma. Ya kendisine hiç güvenmiyorum ve karakterin aşırı tutarsız olduğunu düşünüyorum. Alya karşıtlığının, iki oğlunu yaşatmasının ardından sonlanması gerekiyordu. Tırla yollarken ağladı, kınada başını okşadı diye Mine’ye ve Meryem’e hanımağa alanı açmasını unutmadım. Bu bana omurgasız geliyor. Boran’ın tehdidine de güldüm yani. Zaten herkes Boran’ın kimden olduğunu biliyor yani. Devamında Meryem’e davranışlarındaki anlayışı ikiyüzlü buldum. Meryem konaktan ayrılırken ah yavrum tavırları neydi öyle? Serhat’ı 11 yıl saklayan kadına kucak açtı şaka gibi. Alya olsaydı muhtemelen falakaya yatırırdı. Alya, Meryem’den daha mağdur olmuş ve Alboralarca mağdur edilmiş biri üstüne üstlük. Kızın böbrek gitti. Alamıyoruz da. Özetle Sadakat’ın Alya ile bir dinamiği yok. Olsa olsa düşmanlık yani. Kontrol edemediği şeyin düşmanı oluyor Sadakat genel olarak. Karakteri tamamen buna kaydırıp buralarda tutmalılar bence. Bir ileri iki geri davranışlarıyla çekici olduğu düşünülüyor galiba ancak bu kandırdımcı haller artık bunaltıcı geliyor bana. Bu kadından karakter gelişimi olmuyor. Ben kabullendim. Sadakat Cihan’ı, Kaya’yı ve Nare’yi bir şekilde kontrol edebildiği için düşmanı kabul etmiyor. Azem’den olma evlatlarına yaklaşımını pragmatist buluyorum. Kendince bir sevgi anlayışı vardır tabi ama benim için bu sevgi anlayışını oturtabildiğim bir yer yok. Üzgünüm. Cihan ile dinamiğini de geçen sezon anne-oğul duygusal ensesti ve manipülasyonları biçiminde yorumlayabilmiştim ama bu sezon buna yerim ve anlayışım kalmadı. Boran’ı da gerçekten sevdiğini düşündüm bu arada. Boran’ı kontrolüne almak konusunda daha sinsi ve manipülatif davranabilirdi de. Sezon sonunda evladını öldürmesini sf vuruculuğuna ve önümüz sezon dram pornosu için bu konuya yatırdıklarına bağlıyorum. Öldürmek yerine elinden yaralayabilirdi. Boran’ın ölmesi gerekiyorsa arkada Bulgarlar vardı dediğim gibi. Ecmel ile ilişkisi de merak uyandırıcı sayılırdı ama artık Sadakat için sabrımı tükettim sanırım. Sadakat, en baştan ve genellikle CihAl karşıtı bir tablo çizdiği için kendisine önümüz sezon bölümler boyunca daha az baş ağrıtması dileğinde bulunabilirim. Gonca hanımın emeğini ne kadar takdir ediyorsam karakterine o kadar saygı duymuyorum. Keşke oyuncunun bizzat kendisi de ne oynadığının farkına varsa.

 

Bu arada dizinin görselliğine iki çift lafım var. Bu çekim-montaj kısmındaki defolardan ve ekibin buna dönük en ufak bir düzeltmeye gitmeyişinden gerçekten çok sıkıldım. Kameraların anormal şekilde sallanmasından tutun oyuncuların kadraja giremeyişlerine kadar çekimle alakalı her şey gözüme fazlasıyla batıyor. Özellikle başrol sarılma ve yakınlaşma sahnelerinin bir kısmının yeterli mesafeden vücut dili performanslarını da hissettirerek çekilmesi gerekiyor. Oyuncular jest-mimik-vücut dili çok kullanıyor. Yani 60 küsür bölümü devirmiş bir işte kamera arkasının oyuncuları tanımaları gerekiyordu. Sürekli kafalarını görmek sağlıklı görüntüler vermiyor. Aynı şekilde el ele tutuşuyorlarsa, amaç onu da göstermeleri olmalı. İşi elbette öğretmek gibi bir amacım ve haddim yok ama bu çekim şekilleri ile bu dizinin aldığı reyting uyuşmuyor. Artık Mardin bağlamının iyi algılanmasını bile geçtim, sahne mekânının algısının peşindeyim. Hali hazırda hikâyesel olarak magma seviyesine indirdiğim beklentilerimi görsel açıdan bundan daha aşağıya indiremiyorum. En azından kameraları sallamayabilirler. Görsel açıdan çekimin dışında oyuncularda daha düşünülmüş kostümler görebiliriz. Dağda taşta hep topuklu ayakkabı görmeyebiliriz. Yelekler görmeyebiliriz. Güzel saç ve makyajlar görebiliriz. Biraz daha emek görebiliriz yani özetle. Kurgu-montaj ise bundan daha da beter durumda. Çekilen ve fragmana servis edilen görüntüler yerine abuk subuk açılarla ve sahnelerle bölümü kurguluyorlar. Bu yapılmayabilir. Sahne geçişleri daha organik olabilir. Alınan reytingin kamera önünde olduğu kadar kamera arkasında da yanıltıcı etkileri var belli ki çünkü Uzak Şehir kalitesinde çekim montajı günlük dizilerde görüyorsam görüyorum. Övüne övüne bitiremedikleri ortalama 13-14 reytingin karşılığı böyle çekim-montaj-saç-kostüm tasarımı olmamalı.

Hızlıca diğer çiftlerimize de bakıp yazıyı sonlandırayım.

 

 

Şahin ve Nare’nin çocuk çabası ve Nare’nin çalışmaya başlaması çok gerçek çift sorunlarından. Bence bu yönde ilerleme görmemiz oldukça olumlu. Domestik sorunlar ilişkiyi gerçek kılar. He tabi tanıdığım Şahin karısının çalışmasını desteklerdi ama o kadar da çift çatışması olsun. Yalçın’ı biraz da risk olarak gördüğünü düşünüyorum itirazında. Yani Yalçın’ın burada senaryoya dahili çok da rahatsız etmedi beni. İlişkileri güçlüyse zaten aşarlardı da. Esasında ŞahNar’ın rahatsızlık veren yeri Fidan’ın da ilişkilerinin ve mahremlerinin içinde olması. Çift dinamiği ana bacı kardaşla kurulmaz. Öyle değil yani o işler. Bence çift ilişkilerinin çifte özel kalması çok daha kıymetli. Şahin ile Nare’nin Yalçın ve iş sebepli tartışmaları bu çifti süs bebeği olmaktan çıkarır bence. Bu yüzden olumlu buldum. En azından bir hikâyedir. Yine de bu dizide aslında genel problem tüm çiftlerde üçgen ve dörtgene dönmemiz sanırım. Gerçekten ilişki dinamikleri sadece kıskançlıkla karakterize değildir. Eğitim-görgü-kültür-aile-sosyal-karakter farkları ayrı ayrı veya melez şekilde çiftlere musallat olabilir. Bu dizide bu çok eksik. Bu bilgi elden ele ulaşsa keşke bu işin beyinlerine. Yalçın konusu da böyle havada kalan bir diğer mevzu oluverdi her zamanki gibi. Sezon sonuna yaklaşırken Burç’tan kalan ekran süresiyle bir şekilde hamile kaldı bu çift. Sonra o bebeyi de ellerinden aldılar. Çifte dair bir nokta bile kalmadı kimsenin üstünde. Böyle bir anlatım modelini gerçekten anlayamıyorum. O bebek kalsaydı daha dramatik bir unsur olabilirdi de. Paralele bayılıyorlar zaten. Nare’ye böyle bir baba modeli çıkartılırdı Cihan gibi. Özetle ben bu harcanmalardan ve plansızlıktan çok rahatsız oldum. Alper bey nasıl olmasın ki? Alper beyin çıkma kararını duyduktan sonra ise biraz içim burulmadı değil. Çift birbirini çok beklemişti. Tabi kavuşan çift dinamiğinden bihaber yapım/hikâye ile bu çifti de aktaramadılar. Alper beye vaat edilenin ise gri bir karakter olduğu çok belliydi. Cihan ile gelgitli ilişkisi olacaktı. Evi yakıldığında en tepki gösterebilecek kişiyken bunun da tepkisi sönümlendi her şey gibi. Yani olaylara tatmin edici tepkiler verilmedikçe dizinin hiçbir dram çabasının bende bir karşılığı olmadı. Cihan için kurşunların önüne atlaması ise karaktere ters bir durum değildi. Çok üzüldüm ona, evrenin bir ölçüde en düzgün adamlarından biri oldu. Bir tık algıları kapalı ve makul istekleri olmuyordu ama genel olarak seyir zevki veriyordu. Boran’dan biraz alan kalsaydı da bu adamı izleyebilseydik keşke. Biraz vaatlere karşılıklar görebilseydik ne olurdu? Yine reyting oluyor Uzak Şehir’ta nihayetinde. Bu boş yere kasmak neden? Gerçekten çok anlamsız. Neyse Alper’i geri getirebilirler ama. Burada ölü dirilmesi çok trend bir şey. O yüzden aşırı yas tutamayacağım.

 

 

Kaya ve Zerrin açısından ise bebeklerine genel olarak üzülüyorum. Dede ve babaanne kısmı ortada. Hatta baba bile ortada. Kaya’daki anlamsız öfkeyi gençliğine vereyim de aklı başına hızlıca gelmeyeceği o kadar belli ki. Bir noktaya kadar sinirinde haklıyken, bebeği annesinden ayırmakla anlamsızlığa sürüklediler Kaya’yı. KayZer açısından dramının veya oyuncuların alıcısı değilim ama sezonda oyuncular ellerinden geleni fazlasıyla yaptılar. Performansları için onları tebrik ediyorum. Kaysere biraz zor bir çift olma yoluna girdi aslında. Yalnız Çin dramlarındaki karakterler gibi oldular bir yandan da. Yani daha çok dövüldükçe terbiye olacak çocuklar gibi yaklaşıyorlar sebepsiz. Pedagoji desen yok. 20 yaşında çocuklara böyle yaklaşınca bi tuhaf oluyorum şahsen. Zerrinin geldiği noktada griye kayması gerekirken simsiyah bir noktaya evrilmesi bana sürpriz oldu. Demir’in ona yaptıkları gerçekten çok ağırdı. Ama onun da iletişimsizliği yüzünden bir türlü Demir’den kurtulamayışı boğucu ve sıkıcı geldi bana. Daha makul senaryolar alalım 20 yaşında veletlere bence. Bu hallerini gerçekten de sevmedim.

 

Ezcümle birçok fakatına ve bana tersliğine rağmen ben bu diziyi çok sevdim. Yine ama diyorum, ne yazık ki izleyicisini ve kitlesini her yönüyle (hikâye/görsellik/mentalite/mantık/kurgu/gerçeklik) çok çaresiz bırakan bir vasatlığı ve kötülüğü var. Bunca lafın sebebi de esasen potansiyelini karşılamış bir projeye bakmıyor oluşumuz. Önümüz sezon için bende bir beklenti oluşturmuyor bu durum artık. 2 yıl gibi bir süreyi bir dizi projesi için kendisini anlatabilmesi ve mantığını kabullendirmesi için yeterliden fazla buluyorum. Bu sebeple Uzak Şehir için daha fazla zaman/sabır gerekiyor gibi ifadelere başvurmayacağım. Parayı bulunca inatlaşanlarla eğlenilmeyeceğini artık öğrendim. 3.sezon umarım beni yanıltan bir hikâye ve mantık ile sadece para odaklı yaklaşılmayan bir sezon olur. Laflarımın sonuna geldim sanırım. Öyleyse de hayde. Bu noktaya kadar okuyan herkese teşekkürlerimi sunarım.

 

Göz atmanızı öneririz: Uzak Şehir  Yorumları

Noel Pazarları
AVRUPA – En Güzel Noel Pazarları
sığacık ada masalı
SIĞACIK SEFERİHİSAR – Ada Masalı’nın Çekildiği Yer, Nam-ı Diğer Kırlangıç Adası
Alaçatı Tatil
ALAÇATI – Sanki Ege’de bir Vaha
gezdim gördüm san diego
AMERİKA – San Diego
Mekanlar Tarifler
Sütlü Tatlı
Yılbaşında Yapabileceğiniz 5 Şahane Sütlü Tatlı
LONDRA – Londra’da Öğleden Sonra Çayı
künefe
Bir Değil İki Değil Çok Çeşitli Künefe
BRIDGERTONE
BRIDGERTONE – Gölge Oyunları
BRIDGERTONE – Dearest Gentle Reader
Şimdiki Aklım Olsaydı (Si lo Hubiera Sabido)
ŞİMDİKİ AKLIM OLSAYDI (Si lo Hubiera Sabido) – Ne Dilediğine Dikkat Et!
Poldark
POLDARK – Korkunun, Umutsuzluğun ve Sevginin Derinliklerinde
bergen
BERGEN – Bir Tek Şarkı Söylerken Utanmadım Ben
romantik komedi filmler
Latte Kıvamında Romantik Komedi Filmleri
Yarına Tek Bilet Elle Çekim
YARINA TEK BİLET – Belki de Karşılaşmalar Tesadüf Değil Kaderdir
BİZ BÖYLEYİZ – Olsaydı Nasıl Olurdu?
Deli Bayramı
DELİ BAYRAMI – Kim Akıllı Kim Deli, Nasıl Ayırt Etmeli?
evlat oyunu
EVLAT – Her Şey Çok Zor
übü hep übü
ÜBÜ HEP ÜBÜ – Übülük Müessesesi Üzerine
yaşamaya dair
YAŞAMAYA DAİR – Yaşamayı Ciddiye Alacaksın
Copy link
Powered by Social Snap