İzledim

TEŞKİLAT – Elçinin Peşinde: Gördüğüm En Müstesna Gülüşe Malik İnsansınız

Teşkilat 2022’i rekor reyting ile karşılıyor. Her üç kategoride de zirvede olduğu gibi, 10 reyting seviyesini de aştı. 28. Bölüm reytingleri Total: 10,37 reyting ve AB’de 10,05 reyting  ve ABC1’de 10,78 reyting ile 1.lik. Bölüm değerlendirme yazısı konuk yazar Hande‘den. Keyifli okumalar…

 

 

Yeni Düşman İntikam İçin Ufukta Bekler: Elçi’ye Ulaşmanın Yolu Ondan Geçer

 

Bölümün Uzay’ın hapishaneden kaçırılan adamın kimliğiyle ilgili bulduğu bütün istihbaratı karargahtakilere anlattığı masa başı brifingi yerine duyulan tek sesin çocuk bisikletinden gelen ses olduğu çok tekinsiz bir sokakta görüntüsü ve sırasıyla Serdar, Zehra, Pınar, Hakkı’nın parazit yapan telsizde duyulan sesleriyle başlamalarına çok sevindim. Zira bu bir hafta içinde adamın kim olduğunu çok merak etmiş olsam da bölüme direkt operasyonla başlanılmasının verdiği seyir keyfi ve heyecanı çok başka. Bölüm başlar başlamaz heyecanlı bir operasyonla karşılaşmak izleyicinin bölüme dair merakını da perçinleyen güzel bir strateji olmuş. Operasyon sırasında araya sıkıştırılan brifing sahnesi sayesinde Elçi kod adlı bu adam hakkında istihbarat sahibi olan ekibin ilk hedefinin onunla iletişim halinde olduğunu bildikleri insan kaçakçısı Cezmi’yi takip ederek ona ulaşmak olması başlarını çok daha büyük bir maceraya soktu.

Ebru’dan bahsetmekten nefret ediyorum ama havalimanındaki felaketi önledikleri halde saldırıda kurtaramadıkları siviller üstünden MİT’e atıp tutan habercilik anlayışına Gürcan’ın getirdiği yoruma değinmeden geçmek istemedim. MİT mensubu oldukları için insanüstü yetenekleri olmasını bekledikleri ajanlar gibi MİT’in Azınlık Raporu filmindeki gibi gerçekleşecek her suç eylemini önceden bilip durdurmalarını bekleyen insanların şuursuzluğu hakkında yorum yapmayacağım. Gürcan’ın “99 tane bombayı durdurursun. 1 tanesi patlar. Başlık MİT uyuyor mu” siteminin durumu güzel özetlediğini düşünüyorum. MİT’e yapılan haksızlığı dillendiren senaristlere bu eleştirilerinden ötürü teşekkür. 

Doğrusu kendilerini çok iyi kamufle ettiklerini düşündüğüm karargâh ekibinin peşine düştükleri Cezmi’nin tedirginliği ve onu takip ederken peşlerine takılan insanları görünce kimliklerinin çok çabuk açığa çıktığını düşünüp hem biraz hayal kırıklığına uğradım hem de bir tuzağa yürüdüklerini görüp fazlasıyla tedirgin oldum. Özellikle de adamın evin kapısında tereddüt ettiğini, içeriye girdikten sonra silahını alıp bir şey olmasını beklermiş gibi sandalyesinde öylece oturduğunu ve evden çıkarken canlı bomba yeleğini giydiğini anımsayınca bunun bir tuzak olma ihtimali hakkındaki düşüncem yerini bunun bir tuzak olduğunu bilmemi sağlayan çok daha kuvvetli bir duyguya yani gerçekliğe bıraktı…

Cezmi’nin montunun altında gizlenmiş bir bomba olduğunu ve onları tuzağa doğru çekiyor olduğunu bile bile ekibin o otobüsteki masum sivilleri koruyabilmek için canlarını hiçe sayıp adamın peşinden otobüse binmeleri çok hoşuma gitti. Arka planda çalan müziğin etkisiyle gözlerimi ekrandan ayırmama engel olan çok gergin bir sahne olduğundan aslında ortada gerçek bir tehdit unsurunun olmadığını fark etmemişim. Kabul edin ama hanginiz bu ters köşeyi ve ekibin operasyon sırasında bu kadar rahat olmalarının altında yatan asıl nedeni fark edebildiniz ki? Serdar adamın elinde tetikleyici var dedikten sonra onları arabayla takip edenlerin yüzlerinde beliren ifadeyle benim gibi mimiklere bakarak anlam çıkarmayı seven büyük bir kesimi yanıltmayı başardılar ya senaristlerimize helal olsun diyorum.

 

Hiçbir Şey Göründüğü Gibi değildir

 

“Beni aradığını biliyorum. Beni hatırladığını da biliyorum. Şimdi seni bizzat öldürmek için o otobüsten inmene izin vereceğim. (…) Sadece sen inebilirsin. 10 saniyen var yoksa otobüs patlıyor. 10. Adamı vurabilirsin ama tek şansın var. O da kafasından. O da bir anlık kasılmayla düğmeye basabilir. 8. 7. (…) Bu iş sıkmaya başladı. 3. Demek inmiyorsun 2. Sana bir şans verdim ama kullanmak istemedin. Peki. Böyle ölmeni istemezdim.” 

 

Elçi karakterinin hikâye içinde nereye oturtulacağını merak ederken bombalı saldırı esnasında Serdar’a hitap ettiği telefon görüşmesi sayesinde sorumun cevabını çok geç kalmadan almış oldum. Serdar’ın Elçi’yi anımsama anının izleyicilere flashback sahnesi olarak yansıtılmasını çok beğendim. Kötü adamlardan duymaya alışkın olduğumuz monologlardan birine maruz kalmaktansa olay anının sanki oradaymışız gibi gözlerimizin önünde cereyan etmesini izlemek hem hikâye örgüsü açısından hem de izleyicinin gözündeki inandırıcılığı açısından güzel bir hamle olmuş. Karanlık bir otoparkta Şirket mensubu bir adamı lazerli keskin nişancı tüfekleriyle önce köşeye sıkıştırıp sonra da kelepçelemek tam Serdar’ın karizmasına ve film zevkine yaraşır türden bir hareketti. Sahne keşke biraz daha uzun olsaydı diye düşündüm ama sonra belki de izleyici üzerinde aynı etkiyi yaratmazdı diye düşünüp fikrimi değiştirdim.

Telefonda Elçi’yle konuşurken karşısında patlat talimatını almayı bekleyen bir canlı bomba olduğu halde Serdar’ın soğukkanlılığını korumayı başarması çok havalıydı. Elçi nasıl bir psikopatsa artık onu kendi elleriyle öldürebilmek için araçtan inmesini istedi ama bilmediği şey masum siviller ve karargâhtan arkadaşları bir yana Zehra’nın ölümle yüz yüze gelmesine asla izin vermeyeceğiydi diye düşündüm ama Serdar’ın bu kadar rahat olmasının altında yatan neden meğer başkaymış. Adamın sadece evine girmemişler; aynı zamanda yelekteki bombanın devresini çıkartıp onu çoktan etkisiz hale getirmeyi başarmışlar bile. Serdar elindeki devreyi sallayıp “seni takip ettiğimizi anladın da yeleği bulduğumuzu anlamadın mı” diyerek adamı yakalaması gerçekten güzeldi. Senaristlerimizin otobüsteki canlı bomba mevzusunu geçen haftaki bölümle tekrara düşmeden yer tespiti için ters köşe olarak kullanmalarını sevdim.         

 

      

 

Yıldırım’ı sevmesem de Halit ve Mete Başkan’la geçmişten gelen husumetinin yarattığı karşılıklı savaşı izlemekten büyük keyif alan biri olarak sonunda Serdar’ın da ortak geçmişlerinden dolayı kendisine düşmanlık besleyen dişine göre bir düşman bulabilmesine sevindim. Üstelik adamın mustarip olduğu vampir hastalığı diye bilinen bir hastalığı taşıyor olması da karakterini daha ilginç hale getirdi diyebilirim ama buna çok şaşırmamak gerek. Ethem geçmişte Maraşlı dizisinde güneş alerjisi olan Savaş’ı ve Söz dizisinde de topal olan Çolak karakterlerini bizimle tanıştırmıştı. O yüzden benim asıl merak ettiğim şey, Elçi’nin karakter derinliği değil; Serdar’a büyük acılar yaşatmak istemesinin altında yatan motivasyonuydu. Zira Şirket için çalışırken Serdar’ın kimliğini ifşa etmesine böylesine kişisel bir tepki vermesi ve bu kişisel husumetini intikam almak isteyecek bir nefrete dönüştürmesi bana çok mantıksız geldi. Sonuç olarak ajan olmanın tabiatında kimliğinin ifşa olması tehlikesi yatıyor. Bunun kişiselleştirilmesi işin doğasına aykırı.

Nemesis ve Yıldırım yüzünden hafızasının ve iradesinin elinden alındığı bir dönemde sanki yeterince acı çekmemiş gibi şimdi de Elçi’nin yaptığı intikam planı doğrultusunda mı acı çekecek? Serdar’a bu vakitten sonra verilebilecek en büyük acı sevdiği kadına zarar vermekse eğer bu durumda Elçi’nin intikamının faturası Zehra’ya mı kesilecek?

 

 

Hulki’nin güç dozunu istemeden kaçırdığı sorgularından birinin daha yaşandığı sahnenin beni epey güldürdüğünü uzun uzun anlatmak isterdim ama konunun özünden kopmamak için sorgunun onları talimatları aldığı sarışın kadın olarak Ceren’e yönlendirdiğinden söz etmekle yetiniyorum. Ki geçen hafta Ceren’in yokluğunun bile hissedilmediği güzel bir bölüm izlemişken olayların yeniden dönüp dolaşıp ona bağlanmasına ne gerek vardı hiç anlayamıyorum.  Bu arada adamın başına gelen karargâh ekibinin ihmalkarlığından kaynaklanıyor. Hulki’nin adam öldürmeden ya da en azından dövmeden duramadığını ama en önemlisi de onun Osmanlı tokatlarının artık birer suç aleti olduğunu bilmiyorlar mı? Bunu bile bile konuşturmaları gereken adamı neden ona teslim ediyorlar? Zehra gelmemiş olsaydı o sorguda kim bilir daha neler olacaktı ama Hulki de kendince haklı. Şöyle medeni bir terörist bulamıyor ki karşına alıp o sorsun terörist cevap versin. Mecburen onları konuşturabilmek için kaba kuvvet kullanmak zorunda kalıyor…

Kendisine talimat verenin sarışın bir kadın olduğunu söylemesiyle Elçi hakkında bir şeyler biliyor olma ihtimalinden ötürü Serdar’ın Ceren’le buluştuğu sahneyi uzun uzun yorumlayacak değilim. Açıkçası ben de Ceren’in olmamasını isteyen izleyicilerdenim. Sadece dikkatimi çeken iki ayrıntıdan söz edeceğim. Birincisi “bana böyle davranmandan çok sıkıldım, Serdar” repliğinden çok sıkılmış olduğumdu. Madem ısrarla ona sahne yazılıyor artık kendini tekrar eden cümlelerden kurtarıp yeni söylemlere yelken mi açsa? İkincisi de Serdar’ın ona Elçi’nin resmini gösterdiğinde saklamaya çalıştığı ama başaramadığı bakışlarının onu yakinen tanıdığına işaret olduğuydu. Verdiği tepki Serdar gibi benim de gözümden kaçmadı. Ceren gibi bir ajan kendini böylesine açık ettiyse resimdeki adamla arasında iş ilişkisinden öte bir bağ olmalı. Bu tepkisinden sonra ben Elçi’yle romantik bir ilişkileri olduğunu ve biraz daha ileriye gidip çocuğunun babasının da o olabileceğini düşündüm. Ki bölüm sonunda adam “seni özlemişim” diyerek yüzüne dokununca ilkinde haklı olduğumu gördüm. Bakalım kızının babası olması konusunda ne zaman haklı çıkacağım?

Asıl macera Gürcan’ın tespitleri sonucunda Kuzey Irak’a gittiği anlaşılan Elçi’yi öldürmek için Halit Başkan’ın Zehra ve Serdar’ı baş başa Kuzey Irak’a operasyona göndermesiyle başladı. Beni sizi yalan makinesine sokmak zorunda bırakmayın diye Zehra’yı uyarmıştı ama Halit Başkan #ZehSer fanıymış gibi görünüyor. Bütün operasyonlara onları yalnız gönderdiğine göre. Belki de #ZehSer’in çift olması fikri izleyici tarafından bilinçaltına işlenmiştir kim bilebilir?

 

Kızımı Öldürenin Peşinde

 

Ebru’nun bebeğini kaybetmesine neden olan olaylar silsilesinin Barış’ın başına açtığı belanın bir ucu doğamamış bir kız çocuğuna bir ucu da Vatansever bir şehidin (öyle sanılıyor) oğluna dokunduğu için başından beri bu hikâyeyi hiç sevemedim ve kendisinden burada da bahsetmekten itinayla kaçındım. Uzay ve Hakkı arasındaki -evlatlarının canlarıyla oynanmasının getirdiği- duygusal bağın onları gerçek suçluyu bulmak için onu gördüğünü düşündükleri çöpçünün peşine düşürmesinden söz etmek istiyorum. Asıl tetikçinin kim olduğunu tespit edebilmek için görüldüğü mahalleyi karış karış dolaşma seviyesine gelen Uzay tanıdığım Uzay olmaktan çok uzaktı. Benim tanıdığım Uzay kanıtlarla ve de kesinliği olan bilgilerle hareket ederdi. Her ne kadar bu eylemini karakterinin dışında bulsam da bu sayede izleme fırsatı bulduğum dövüşme sahnesine bayıldım. Ki benim asıl bahsetmek istediğim sahne de oydu.

Sahnenin BBC yapımı Sherlock dizisinden alıntılandığını söyleyenler olmuş ama sahnenin keyfini çıkarmak varken neden eleştirdiklerine dair en ufak bir fikrim yok. Analistliği iş olarak değil kişiliğinin bir parçası olarak gören Uzay’ın o adamlarla dövüşmeden önce her şeyi tek tek hesaplayacağını düşünmek o kadar da garipsenecek bir şey değildi. Onun mizacında bir insan için beklenmeyecek bir hareket de değildi. Ne yapalım yani birbirinin benzeri iki karakter aynı durumu yaşadılar diye anın keyfini çıkarmayalım mı? Bana sorarsanız sahne yönelik eleştiriler çok gereksizdi.

Eleştirilerinizi bir kenara bırakıp sadece sahnenin keyfini çıkartmaya çalışsaydınız Uzay’ı uzun zaman sonra masa başı olmayan bir sahnede hem aksiyon hem de komedi yaparken izlediğimizi fark edebilirdiniz. Açıkçası bölümdeki #ZehSer sahnelerinden sonra izlemeyi en çok sevdiğim sahne buydu. Uzay’ın silah kullanabildiğini geçen sezon görmüştüm ama bir analistten çok daha fazlası olduğunu bu bölümdeki dövüş sahnesi sayesinde öğrenmiş oldum. Hele de adama demir çubukla vurmayı planladığında “İptal. Demir çubuk adam ölür” deyişine katıla katıla güldüm. Nede olsa niyeti öldürmek değildi. Ama bazen onun yaptığı hesapların bile doğru çıkmadığını görmek eğlenceliydi. Sonuçta o sadece bir insan. Zeki ama sadece bir insan. Yaptığı her çıkarım doğru olacak diye bir kaide yok. Neyse ki bu gibi durumlarda ona yardım edecek Hakkı gibi dostları var da tam zamanında yetişip hayatını kurtarmış oldu.

 

twitter

 

Ebru’yu vuran gerçek failin yüzünü gördüğünü düşündükleri çöpçüye biraz maceralı da olsa ulaşmayı başarıp elle tutulur bir ipucuna ulaşmayı başardılar. Bu ipucunun sayesinde Barış’ın hapisten çıkacağına ve bu nahoş hikâyenin burada kapanacağına çok sevindim ama meğer erken sevinmişim. Kırk yıl düşünsem Ayvaz’ın Çetin’in arkasından iş çevireceğini ve başından beri Barış’ın Ebru’yu vurmadığını biliyor olacağını düşünemezdim. Çetin’in arkasından işler çeviren bir arkadaşı varken düşmana ihtiyacı yok. Güzel bir ters köşe olmuş oldu ki bu konuda senaristlerimize haklarını teslim etmek istiyorum. Beklenmedik şeyler yazarak benim tahmin etme becerilerimin bile üstüne çıkmayı başarıyorlar. Ebru’yu vurduğuna inandıkları için göz altına aldıkları o çocuk eğer masumsa neden o suçu kabul etti benim aklım biraz o konuya takıldı ama senaristlerimizin bunun cevabını da çok yakında vereceklerine inanıyorum.

Kişisel çıkarımım eğer kekeme, sakat ya da zekâ özürlü rolü yaparsanız kimse masumiyetinizden şüphelenemez. Zira toplum geleneksel bakış açısıyla eksik olarak nitelendirdiği bu insanları zararsız olarak sınıflandırmaya meyilli. Baksanıza yalanları fark etme konusunda çok iyi olan Uzay bile onun ortaya koyduğu sahne performansına inandı.

Ebru ve Uzay’ın bebeğinin katilini bulma konusunda üzerinde durmak istediğim son nokta, Uzay’ın o genci bulduğu zaman verdiği tepkiydi. Geçen sezon sıklıkla Uzay’ın göründüğü gibi duygulardan yoksun olmadığını aksine onları yüzeye çıktıkları zaman kontrol etmekte zorlandığı için kendisine duygularını hissetme anlamında izin vermediğini söylemiştim. Uzay OCD olan her insan gibi duygularını bastırmayı etrafındaki şeyleri kontrol etme mekanizmasıyla sağlamaya çalışan bir birey. O yüzden duygularının açığa çıkmasına onları kontrol edemeyeceği düşüncesiyle izin vermiyor ama söz konusu varlığını öğrenene kadar çocuk istemediğini sandığı ama varlığını öğrendikten sonra bu dünyaya gelmesini dört gözle beklediği kızının öldürülmesi olunca kontrolünü kaybetti. Kızını kaybetmesine neden olan (ya da sandığı) insana silah doğrulttuğu sahnede ondan beklenmeyen bu hareket karşısında tüylerim ürperdi. Duygusal, irrasyonel ve son derece dürtüsel bir hareketti. Neyse ki yanında Hakkı vardı da olay kötü sonuçlanmadı. Uzay’ı canlandıran Serdar Bey hayatının en büyük performansını bu sahnede gerçekleştirmiş olabilir, helal olsun.

 

Serdar ve Zehra’nın Kuzey Irak Operasyonu

 

Dizinin genellikle en sevdiğim kısmı #ZehSer’in birlikte baş başa operasyonlara çıktıklarını izlemek olduğundan bu kulağa çok garip gelecek ama Elçi’nin hemen ülke dışı faaliyetlerine başlamasına çok sevindim. Özellikle de geçen haftaki terör saldırısında fiziksel anlamda ayrı düşmeleri beni ziyadesiyle üzmüştü. Tam onları birlikte operasyonda izleyeceğim diye sevinirken Adem’i görünce hevesim kursağımda kaldı. #ZehSer çifti neden sahneleri kesilmeden ya da yanlarında birileri olmadan karşılıklı bir yemek yiyemiyorlar? Akşam yemeği neymiş birlikte oturup rahat rahat ağız tadıyla bir çay bile içemiyorlar. Bu gidişle birbirlerine açılamadan ya verem olacaklar ya da yaşlanıp gidecekler. Serdar sevdiği kızla çay bahçesinde buluşmuş 80’ler çocuğu gibi çay üzerinden Zehra’ya yürümek zorunda kalıyor.

Onlar Kuzey Irak’a doğru yola çıkarken Elçi de boş durmuyordu tabi. Şimdiden “terör propagandasına” başlamıştı.  Yazılarımda konunun dışına çıkmamak için elimden geldiğince politikadan uzak durmaya çalıştığımı şimdiye dek anlamışsınızdır diye düşünüyorum ama Elçi’nin Kuzey Irak’ta terörist hücrenin elemanlarıyla buluştuğunu görünce yorum yapma isteğime hâkim olamadım. Öncelik olarak bu tür “ideolojik” yapılanmalarda kazanılan statünün onları kazanan insanları kibirli ve kör yaptığı konusunda istemeden de olsa elçiye hak verdim. Bütün hiyerarşik yapılanma şekillerinde bu sıklıkla karşılaşılan bir yozlaşma biçimi. O yüzden “sen benim kim olduğumu biliyor musun” diyeni vurmasına şaşırmadım. Ancak kibirden nefret ettiğini söyleyen birine göre bence fazlasıyla kibirli biriydi. Kimin ölüp kimin yaşayacağına karar verecek ve kendini onlardan üstün görecek kadar kibirli. Şirket tarafından yetiştirilmiş olduğu için o ne zaman konuşsa kendimi Yıldırım’ı dinliyormuş gibi hissettim. Aynı propaganda aynı söylemler…

Elçi de Yıldırım gibi dağda Türk askerleriyle savaşmak zorunda kalan teröristlere neden atağa geçecek cesaretleri bulamadıkları konusunda atıp tutmayı ve akıl vermeyi çok seviyor ama masaya bir çözüm önerisi getiremiyor. Türk askerlerinin yanı sıra savunma sanayisinde geliştirdiğimiz silahlar ve başta da SİHA’lar sağ olsun. Kafalarını dışarı çıkarmaları ölmelerine neden oluyor. Bunu politika için söylemiyorum. Her gün ölümle yüzleşen adamlara oturduğu yerden sahada bile bulunmadan akıl vermek bana biraz iki yüzlülükmüş gibi geliyor. Geçen sene Fadi en azından aksiyonun içinde yer alıyordu. Yıldırım ise oturduğu yerden emirler verip sadece insanları maşa niyetine kullanıyor.

#ZehSer’in ağız tadıyla bir çay bile içemeden Elçi’nin peşine düşmek zorunda kaldıkları sonu hüsranla sonuçlanan operasyondan biraz bahsedecek olursam elemanlama işlemine tabi tuttukları adamın tam bir beceriksiz olduğunu söylemekle başlayabilirim. Boynuna neon ışıklarıyla aydınlatılmış kocaman bir tabela asmış olsaydı anca bu kadar “size ihanet eden benim” diyebilirdi herhalde. Elindeki telefonu görmeden önce Elçi’nin gözünün içine bakmasından anladım MİT elemanı olduğunu. Şüpheli zamanlarda odaya girip çıkıp telefonu ortalık yerde kullanmasından sonun infaz olacağı da belliydi aslında. Boş yere Zehra ve Serdar’ı oraya kadar getirmiş oldu derdim eğer #ZehSer çiftinin araba muhabbetlerini izlemeyi çok sevmeseydim. Her ne kadar bu bölümdeki sahnelerinde ağırlıklı tema Zehra’nın Serdar’ı Elçi’yle arasında geçenler konusunda sorgulaması olsa da sahnenin otantik oluşu hoşuma gitti. Zehra’nın hisler konusunda Serdar’a eleştiri de bulunmasını kendisi hislerini kontrol eden biri olduğu için çok manidar buldum.

 

 

 

Gördüğüm En Müstesna Gülüşe Malik İnsansınız

 

Başarısızlıkla sonuçlanan bu operasyonla bölümün sonunda bombanın patladığı operasyonun arasında kalan öyle bir sahne var ki ondan bahsetmemem mümkün değil. Zira hem bölümün hem de #ZehSer’in bölümdeki en sevdiğim sahnesi bu. Bölüme dair yorumumu yapmaya başladığımdan beri ondan söz edebilmeyi 4 gözle beklediğim sahne. Serdar’ın “güven ev” kelimesinden hareketle Zehra’ya yürüdüğü ama olumlu bir sonuç almakta onun ilgisiz tavırları yüzünden epey zorlandığı o sahne Serdar’ın flört etme çabaları nedeniyle bölümdeki favori sahnemdi diyebilirim…

 

“… Seni işe alırdım dedim ya senden de teşvik edici bir tepki gelmeyince ben öyle kaldım. Yürüyemedim.

Nereye yürüyorsun, pardon?

Seninle her yere yürüyebilirim.

Yavaş yürü. Terleme.

Hızlı yürürüm ya kondisyonum iyidir.”

 

Bu muhabbetin derinliğini yorumlamayı geçtim Zehra’nın duygularını kontrol altında tutan tavrına karşı duvarlarının arasından sızmaya çalışan Serdar’ın kendi ağzıyla Zehra’ya yürüdüğünü söylemesinden daha güçlü bir flört biçimi olamazdı. Kendimi bildim bileli dizi izleyen biri olarak yılların seyircisiyim ama karşısındaki kadının gözlerinin içine bakıp ona yürüdüğünü söyleyeni hayatımda ilk kez görüyorum. Zehra zamanında Serdar’a “senin son zamanlarda flört seviyende gözle görülür bir artış oldu, farkında mısın?” demişti ya haftalar sonra da olsa bu sorunun cevabını almasına sevindim. Ki onun flört seviyesindeki artışın farkında olduğu ve her geçen gün dozunu arttırdığı çok belli.

Zehra da onun kendisiyle flört ettiğinin bilincinde üstelik duygularına göre hareket edemeyeceklerini söylediği halde onu reddetmek yerine kendisine ufak tefek cevaplar vererek Serdar’ı bu konuda farkında olmadan cesaretlendirdiği de gözümden kaçmadı. Serdar’ın “seninle her yere yürüyebilirim” dediğinde aslında her şartta ve koşulda Zehra’ya yürüyebileceğini dile getirdiği Zehra’nın ise “yavaş yürü” dediğinde üstüne çok agresif geldiğini ve onun elde etmesi kolay biri olmadığını belirttiği açıktı. Ki “hızlı yürürüm ya kondisyonum iyidir” diyen Serdar’ın bu cevabıyla ona her halükârda ayak uydurabileceğini ve aralarındaki bu oyunu oynamaktan asla sıkılmayacağını belli etmesi harikaydı. Birbirlerine âşık olduklarını direkt söylemedikleri ve kalplerindekini eyleme dökemedikleri için ilişkilerinde bir aşama kaydetmiyorlar sanıyoruz ama hislerinden bahsederken artık imalara bile ihtiyaç duymamaları da büyük bir aşama.

 

“Beraber yürüdüğüm insanlarla derdi olanlarla benim de derdim olur.

Senin her derdine derman olmak isterim diyeceğim ama o da biraz garip olacak. İcapsız.

Bak yine başladın. Ciddi bir şey konuşmaya çalışıyorum şurada.

Haklısın da hayatımız ciddi konuları konuşarak geçip gitmiyor mu, Zehra? Bazen saçmalasak ne olur? Bazen saçmalamak güzeldir.” 

 

Zehra’nın Ceren konusundaki takıntısı yeni bir şey değil ama Elçi’yle arasında düşündüklerinden çok daha derin bir bağ olabileceği ve Elçi’nin kızından sonra bu hayatta en çok değer verdiği insana yani Serdar’a kişisel husumeti nedeniyle zarar verebilmesi düşüncesinin bile onu neden bu denli rahatsız ediyor çok iyi anlayabiliyorum. Serdar’a Elçi’ye dair bu soruları sormasının altında yatan neden aslında onu kaybetmemek için ilişkilerini anlama isteğinden kaynaklanıyor. Ki bunu daha bir dakika önce kendisine yürüdüğünü açıkça dile getiren adama “beraber yürüdüğüm insanlarla derdi olanlarla benim de derdim olur” şeklinde ifade etmesi harikaydı. Özellikle de “beraber yürüdüğüm” vurgusunun altında yatan detaya bayıldım. Zehra bunu söyleyerek Serdar’ın karşılığı olmayan bir şekilde kendisine yürümediğini aksine bu yolda birlikte yürüdüklerini belirtmiş kadar oldu. Serdar da bunu böyle mi algıladı bilmiyorum ama söz konusu duyguları gibi ciddi konular olduğunda onlardan bahsetmekten kaçınmak için alaycılığın arkasına gizlendiğini daha önce de belirtmiştim. O yüzden bu sahnede tanıdığımız ve sevdiğimiz tipik Serdar gibi davranmış.

 

“Bazen değildir dedin ya mefhumu muhaliften hareketle bazen saçmalamak güzeldir demiş oldun. (…) Ne oldu?

Ne? Mefhumu muhalif mi dedin sen az önce?

Evet. Tersinden bakarsak anlamına gelmiyor mu?

Serdar sen 1939 doğumlu musun? Az önce de icapsız dedin sesimi çıkarmadım saygımdan. Mefhumu muhalefet nedir ya? Sen bana göre yaşlı mısın biraz?

Ağzımdan çıktı öyle. Ne alakası var?

Pardon, özür dilerim. (Güler) İstem dışı.

(…) Zehra Hanım. Gördüğüm en müstesna gülüşe malik insansınız. Siz gülünce benim içimde namütenahi bir huzur zerk oluyor sanki. 

Beyhude. Beyhude. Beyhude.”

 

Flört demişken de dizilerdeki gelmiş geçmiş en güzel flört taktiği olduğunu düşündüğüm Osmanlıca yürüme taktiği gerçekten muhteşemdi. Bu sahnenin de en sevdiğim kesiti olma özelliğine sahipti. Serdar’ın Osmanlıca sözler sarf ederek onunla flört etmesi ve bu sözlerinin Zehra’yı güldürdüğünü anlayınca da devam ettirmek istemesi güzeldi. Konuşma biçiminden ötürü Zehra’nın onunla 1939’da doğup doğmadığı üzerinden dalga geçmesi bir süreliğine de olsa görevi düşünmek zorunda kalmadan gülümsemesini sağladı. Ki Serdar’ın bildiği bütün Osmanlıca sözcükleri peşi sıra sıralamasının altında yatan neden de buydu. Zehra’nın gülüşünü görebilmek. O gülümsediğinde Serdar’ın ona öyle bir bakışı vardı ki gözlerinin içi parıldıyordu. Kısa bir süreliğine dünyadan kopmuş gibiydi. Ne zaman ki “sen bana göre yaşlı mısın biraz?” dedi o noktada Serdar biraz bozuldu. Hemen Zehra’nın da ona emir verilmesini sevmediğini anımsayıp muhabbeti emir vererek bitirmeye çalıştı. Hatta Zehra’yı bilerek kızdırmak hoşuna bile gitti.

Gördüğüm en müstesna gülüşe malik insansınız” dediği noktada Zehra’ya olan bakışlarına âşık oldum diyebilirim. Gülümseyerek şakayla karışık söylediği halde söylediği her kelimede bir kalp krizi kadar ciddi olduğunu hissettim. Serdar’ın sesindeki yumuşamadan sonra birbirlerinin gözlerinin içinde öyle bir kayboldular ki arkasından bir öpücük gelir diye düşündüm ama sonra kanalın TRT olduğunu hatırladım. #ZehSer’in yanaktan bir öpücüğü de olurdu TRT   

   

Hemşirelik Oyunu Mu Çocukluk Aşkı Oyunu Mu: Operasyon Esnasında Kıskançlık

 

Gerçek hayatta kadın erkek ilişkilerinde kıskançlıktan hiç haz etmediğimi söylemiş olsam de söz konusu dizi çiftleri olduğunda kıskançlığın kaçınılmaz olduğunu hatta bu sahnelerin biz ekran başındaki izleyiciler için izlemesi keyifli anlara dönüştüğünü inkâr etmiyorum. Senaristler tarafından dozunun çok dikkatli şekilde ayarlanması gereken bu kıskançlık sahneleri genellikle üç sac ayağı üzerine oturtuluyor: Özgüven eksikliği, yanlış anlamalar ve karşı cinsin niyetinden haz etmemenin neden olduğu korumacılık hissi. Bu bir romantik komedi değil; o yüzden içeriğinde yanlış anlamalara hiç rastlayamazsın. Ancak özgüven eksikliği de korumacılık hissi de bu bölümde mevcuttu diyebilirim.

 

“Nereden bu kadar derin bir okuma yaptığını anlayamadım.

Gözlerinden (…) Gözlerinden yaptım o derin okumayı.

Nasıl bir okumaymış o?

Sanki Çetin’in bilgisayarından kötü bir şey çıksın istemiyormuşsun gibi bir okuma.

Bu bir görev ve yaptığın okuma sonuna kadar yanlış.

Ben neyin yanlış neyin doğru olduğunu bilemiyorum artık, Pınar. Bu konuda tek bildiğim hepimiz yanlış yapabiliriz. Mesela bazen yasakları çiğneyebilir insan. Bazen kuralları çiğneyebilir. Bazen iş arkadaşına âşık olabilir. Hatta bir katile âşık olabilir. Öyle bakma tecrübeyle sabit, Pınar.”

 

Çetin’e ait tırla Kuzey Irak’a gittiğini düşündükleri Elçi’nin şimdi nerede olduğuna dair bilgi almak ve ona sınır dışına çıkmak konusunda yardım ettiğine dair delil toplamak adına Pınar’ı onun yanına gönderen Halit Başkan’ın emirleri doğrultusunda Pınar’a teknik destek sağlamak zorunda kalan Gürcan’ın kıskançlığı özgüven eksikliğindendi. Pınar ve Çetin arasında görevin ötesinde bir duygunun olması ya da olabilme ihtimali onu delirtmeye yetiyordu. Bu bölüm Gürcan’ın artık duygularını içinde yaşamayı bırakıp onları dile getirmeyi seçtiği bölüm oldu. Pınar’ın gözlerinin içine bakarak onun içten içe Çetin’in kötü adam çıkmamasını dilediğini çünkü kalbinin onun için bazı kuralları çiğnemeye hazır olduğunu düşündüğünü dile getirirken çok ciddiydi, Gürcan. Ben onu daha önce hiç bu kadar ciddi görmedim.

Bunu daha önce söyleyeceğimi hiç düşünmemiştim ama karargâhta duygularını kabullenme konusunda en büyük olgunluğa sahip kişi Gürcan. Ekibe katıldığından beri en fazla duygusal gelişim gösteren de o. Diğeriler MİT’e almış oldukları eğitimi bahane edip bu duygular üstüne konuşmayınca ya da onları görmezden gelince kaybolacaklarını düşünürlerken aksine o her şeyi ortaya döküp üstüne konuşmadan bu “araftan” kurtulamayacağını anlamış. Pınar istediği kadar inkâr etsin Gürcan’a da âşık olmasın; bütün bunlar Gürcan’ın onun aklından ve kalbinden geçenleri okuyabildiği gerçeğini değiştirmiyor. Gürcan onu iyi gözlemlediği için gözlerinin içine baktığında aklından geçenleri okuyabiliyor. Üstelik sadece Pınar’ın aklını okumakla kalmayıp kendi aklından ve yüreğinden geçenleri de ortaya koyuyor. Pınar’ın “bazen iş arkadaşına âşık olabilir” cümlesinden sonra Gürcan’ın ona âşık olduğunu anlamadığını hiç sanmıyorum. Kaldı ki “bir katile âşık olmaya” yaptığı vurgunun sadece Pınar’ın Çetin’e hissettiklerini değil; aynı zamanda MİT için bile olsa insan öldürmeyi katil olmakla bir gören Gürcan’ın ona olan hislerini de simgeliyordu.  

Her ne kadar hislerinin insani bir duygu olduğunu kabullenip bunları dile getirmesinin onu ekibin geri kalanından duygusal anlamda daha olgun yaptığını söylesem de Pınar’ı üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalıştığı sırada kıskançlığıyla rahatsız etmesini hiç doğru bulmadım. Pınar kendisine sus derken neredeyse kendini ele verecekti daha kötüsü gerçek kimliği ortaya çıkacaktı. Operasyonun ortası kıskançlık yapmanın ne yeri ne de zamanıydı…

 

 

Operasyondan önceki akşam Zehra’nın muhabbeti uzatmadan alelacele gidip yatayım diyerek Serdar’ın yanından ayrılmasını biraz garip bulduğumu söylemeliyim. Sanki Serdar’ın bu akşam gülüşü hakkında söylediklerinden çok etkilenmiş de duygularını kontrol altında tutabilmek için kendini hemen öteki odaya atmış gibi bir havası vardı. Ki Serdar’ın arkasından baka kaldıktan sonra az sonra yatmak zorunda olduğu koltuğa canı sıkın bir şekilde bakması bana acaba aklından bu akşamı başka şekilde bitirmeyi mi geçirtiyordu sorusunu sordurttu. Zavallı Serdar yatmaya içeri giden Zehra’nın arkasından eli böğründe öyle çaresizce baka kaldı. Aşkından yanan Serdar’a yazık değil mi?

Uzay’ın keskin analiz yetenekleri ve üstün zekâsı sayesinde (zekasına ayrı yazı yazsam da doyamam) Elçi’ye akut porfilia hastalığı üzerinden ulaşmaya çalıştıkları Hemşirelik operasyonunu içeriğindeki #ZehSer sahnesinden ötürü izlemekten çok büyük zevk aldım. Hastalığın nadirliğinden yola çıkarak tedavisinde kullanılan ilaç üzerinden konum tespitini yapmak da akıllıcaydı. Ayrıca hemşirelik becerileri biraz paslanmış olsa da görüntüsünün çok iyi olduğunu söylemem lazım. Deniz oyunculuk yeteneğinin ötesinde öyle güzel bir kadın ki ne renk peruk takarsa taksın hepsini kendisine yakıştırmayı başarıyor. Zehra’nın Elçi’ye giden sağlık görevlilerini Serdar’la birlikte bertaraf edip yerlerine geçmelerini çok sevmiş olsam da operasyon öncesinde Zehra hakkındaki 1-2 küçük detaydan söz etmek istiyorum.

Operasyonun kendisine geçecek olursak Serdar ve Zehra’nın akut porfilia ilacı diye Elçi’nin damarlarına zehir zerk etme planlarına bayıldım. Düşünsenize kimseyle çatışmaya girmek zorunda kalmadan bulunduğu yere ön kapıdan girip rahatça adamı zehirleyecekler. Üstelik adam da damarına bu zehir enjekte edilirken sesini bile çıkarmayacak. Dahiyane bir plan bu. Her ne kadar Serdar’ın operasyona katılmasını çok düşük de olsa Elçi’nin onu görme ihtimali yüzünden pek doğru bulmasam da operasyonun bölümün keyifli anlarından biri olduğunu inkâr edemem. Serdar’ın Zehra’yı Elçiden kıskanması bu hafta Gürcan’la paylaştığı orta noktaydı. Ve o Zehra’ya asıldıkça Serdar’ın içinden keşke oraya kadar gitmişken planı uygulayarak Elçi’yi öldürmüş olsaydık diye geçirdiğine eminim. Zehra’nın Ceren kıskançlığını daha önce görmüştük ama Serdar’ın onu bu denli kıskandığını daha önce hiç deneyimleyememiştik.  #ZehSer’in zehir ve ölüm üzerine konuşmalarını dinledikten sonra benim gibi aklına Romeo ve Juliet gelen var mı?

 

“Elini çabuk tut. Yani çabuk tutsan iyi olur bence. Adamın niyeti bozuk belli. (…) Türk kadınının eli ağırdır.”

 

Elçi’nin odaya girdiği anda Zehra’ya gösterdiği ilgi bana geçen sezon Fadi’nin tanışır tanışmaz ona gösterdiği ilgiyi anımsattı. O da Zehra’yla flört etmeye çalışmıştı. Tabi o zamanlar Zehra onun radarında değildi; şimdi ise durum çok farklı. Zehra’yı çapkın bir teröriste yem etmemek için zorla Ceren’i operasyona dahil eden Serdar’ın doğrudan sevdiği kadınla flört etmeye ve onu birlikte bir akşam yemeği yemeye ikna etmeye çalışan adamı kıskanmasından daha doğal bir şey olmazdı ama benim bu sahnede asıl hoşuma giden detay, operasyonu bir an önce tamamlamak için Zehra’ya “Elini çabuk tut” dedikten sonra dün gece konuştuklarını yani Zehra’nın kendisine emirler verildiğinde tam tersini yaptığı çıkarımını hatırlayıp cümlesini yumuşatması oldu. Emir kipi yerini bir anda ricaya bıraktı. Zehra dediğimin tersini yapar diye korkup kendini düzeltmesi Zehra’nın da hoşuna gitti. O kadar hoşuna gitti ki operasyon sırasında kendisinden hiç beklenmeyecek bir gaf yaptı. Ki Elçi gibi paranoyak bir adamın fark etmemesi imkansızdı.

Türklere ait bir atasözü olan “İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş” kullanması ve ilacı vermeden önce ölçüm yapmayı unutması Zehra’nın katiyen yapmayacağını düşündüğüm türden hatalardı. İşinin paranoyaklık olduğunu söyleyen Elçi’nin bunları duyduktan sonra onun bir ajan olduğundan şüphelenmesi çok normaldi. Hele de ilacı zerk ettikten sonra acımamasına şaşırması beni işkillendirdi. Acaba ilacın acıtması mı gerekiyordu. Ki bölümün sonunda jammer açıp toplantıyı erken terk etmesinin altında yatan nedenin Zehra’nın bu tavırlarının onu şüphelendirmesi olduğunu düşünüyorum. Ancak Zehra’nın bu hataları neden yaptığına mantıklı bir açıklama getiremiyorum. Ancak Elçi yemek teklifinde biraz daha ısrarcı olsaydı Serdar da operasyon bu demeyip içeriye dalacaktı. Örgütün başka temsilcileriyle buluşacağını öğrenince operasyonu iptal ettiler ama ileride bu karardan pişman olacakları da kesindi.

Babam ellerinde bir fırsat varken adamı öldürmediler sonra ellerinden kaçırdıklarında çok pişman olacaklar dedi ki gerçekten de öyle oldu. Örgütün diğer yöneticilerine de ulaşabilmenin taktiksel bir avantaj olduğunu biliyorum ama sonrasında başın ağırsın istemiyorsan düşmanının kafasını hemen koparacaksın. Sonradan yapmak çok zor olur. Hele de Serdar onunla kişisel bir husumeti olan adamı Zehra’ya asıldıktan sonra siyanürle zehirlemek istemişken…

RESİM 12: Son Operasyon: Gökten Yağan Kıyamet

Zehra ve Serdar’ın Elçi’yi ve örgütün sözde temsilcilerini toplantı yapmak için toplandıkları yerde öldürme planlarını taktir etmekle birlikte bu planın eyleme geçirilmesinin epey zorlu olduğuna da dikkat çekmek istiyorum. #ZehSer’in araba sahnelerini sevdiğimi söylemiştim ya meğerse arabadayken kişisel konulardan konuşmalarını ve birbirleriyle şakalaşmalarını seviyormuşum. Ellerinde dürbünle hiç konuşmadan arabada oturmalarını seyretmek çok sıkıcıydı.

Beni tanıyanlar çok iyi bilir içinde SİHA olan sahneleri övmeden duramam. Açıkçası başka ülkelerin bile başarısının farkında oldukları savunma sanayimizin göz bebeği SİHA sahnelerinden rahatsız olanların dertlerinin ne olduğunu hiç anlamadım, anlamayacağım da. Ancak toplantı yerinde çalıştırılan jammer nedeniyle SİHA’lara konum bildirme planının tehlikeye girdiğini gören Serdar’ın bütün tehlikeleri göze alarak jammer kapatmak için aracından çıkması otobüsteki canlı bomba sahnesinden sonra beni en çok heyecanlandıran sahne olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sahneyi izlerken gözlerimi ekrandan bir saniye bile olsun ayırmadan kalbim göğüs kafesimden çıkacakmış gibi bir hisle seyrettim. Ki Operasyonun ucunda örgütün önemli yöneticilerini aynı anda öldürüp örgüte darbe vurmak vardı.

Serdar’ın yanında hiçbir destek olmadan arabadaki jammer kapatma planı tehlikeli olduğu için pek hoşuma gitmese de Serdar karakteri sayesinde Çağlar’ı aksiyon sahnelerinde izlemekten çok büyük bir keyif aldım. Eleştirenler ne derse desinler Çağlar aksiyon sahnelerinde oynarken içindeki Bond’u açığa çıkarıyor. Kendisini özellikle bu sezon daha çok aksiyon sahnesi çekerken izlemekten zevk alıyorum. Ağır kar yağışına yakalandıkları bir dönemde ekran başındaki seyircileri için en iyi performanslarını ortaya koymaya çalışmaları taktir edilmeyi fazlasıyla hak ediyordu. Serdar’ın tek atışta teröristleri indirmesi, duvarları aşarak adamların kafalarını duvarlara vurması gerçekten iyiydi.

Toplantı noktasındaki teröristlerin dikkatini üstüne çekmemek için arabadaki adamı vurmamasını ve onu arabanın içindeyken boğarak öldürmeyi tercih etmesini taktiksel olarak akıllıca buldum. Kriz anlarında yönetim dedikleri şey bu olsa gerek. Aklıma takılıp beni rahatsız eden tek şey Serdar’ın telefonunun kırılması oldu. Kimseyle boğuşmadı halde telefonunun neden kırıldığına pek bir anlam veremedim. Bunun heyecanı artırmak için uygulanan bir senaryo hilesi olduğunu düşünmek dışında. Ve ondan haber alamamanın Zehra üzerinde yarattığı etkiyi görünce haklıydılar demekten başka yapılabilecek bir yorum kaldığını sanmıyorum. Zehra ve karargâh ekibinin kendisinden bir süredir haber alamadıkları Serdar için endişelenmeleri ve operasyon için beklemeleri sahnenin gerilimini artıran faktörlerdi.

“Benim de girmek gerek Başkan’ım. Serdar’ı orada bırakamam.

Zehra, dur. Bu bir emirdir.

Çok özür dilerim Başkan’ım ama benim de orada olmam lazım. Serdar’ı orada bırakamam.” 

Geçen haftaki havalimanı saldırısı sırasında Halit Başkan ona teröristlere müdahale etmemesi gerektiğini söylediği halde “Üzgünüm, Başkan’ım. Zehra’nın hayatı söz konusu. Tekrar ölmesine izin veremem” diyerek emre itaatsizlik ettiğini gördükten sonra Zehra’nın da Serdar’ın hayatı için aynı şekilde emre itaatsizlik etmesini bekliyordum ancak bu kadar da çabuk olmasını beklemiyordum. İki bölüm arasındaki paralellik çok hoşuma gitti. Söz konusu sevdiği insan olduğunda -kızı Yağmur kaçırıldığında olduğu gibi- Zehra’nın kendini feda etmeye hazır olduğunu biliyordum ama aynı riskleri Serdar için de göze almasını izlemek inanılmaz bir keyifti. Zehra istediği kadar duygularını kontrol ettiğini ve Serdar’la sadece arkadaş olduğunu söyleyip dursun; eylemleri sözlerinin aksini kanıtlar cinste. Başkan’ın emrine itaatsizlik etmesi bile hisleriyle hareket ettiğinin ve o hissin adının da aşk olduğunun kanıtı. Şimdi gündem yoğun olduğu için Halit Başkan konunun pek üzerinde durmuyor ama ikisini de yalan makinesine bağlaması yakın.

Sevdiği için ucunda ölümde olsa bütün riskleri göze alan #ZehSer çifti sevgili olamasalar da şu anda televizyon en gözü kara aşıkları onlar. Birinin başı derde girdiğinde ve ölümle karşı karşıya kaldığında öteki daima onu kurtarıyor. Sadece birbirleri için değil; ülkenin refahı ve milletin huzuru için de canlarını hiçe sayan bu iki Vatansever’in Somera listesinde peş peşe iki hafta boyunca birincilik almalarına hiç şaşırmıyorum. Bundan çok daha fazlasına hak ettiler. Sahada oldukları halde SİHA atışına onay veren #ZehSer bu gözü karalıkla bütün listeleri de yakıp geçmeliydiler.

 

 

Gelelim bölüm sonunda SİHA saldırısıyla teröristlerin üstüne yağan kıyamete. Bölüm yayınlanmadan önce Deniz’in twitter üzerinden paylaştığı resimden ötürü Zehra ve Serdar’ın saldırıdan çizik bile almadan kurtulacakları belliydi. O yüzden telsizlerinden ses gelmeyince kısa bir anlığına da olsa yaşanan sessizliğin sesinden kulakları sağırlaşan karargâh ekibinin aksine ben hiç heyecanlanmadım ama onların yaşadığı travmadan da etkilenmedim diyemem.  Dramatik oyunculuk ve mimikleri sayesinde ekip arkadaşları için endişelendiklerini bana hissettirmiş oldular. Müzik dışında seslerinde meydana gelen titremeyle gözlerindeki nemlenme gerçekten muhteşem bir ekip çalışmasıydı…

Bazen hayatta öyle anlar vardır ki bir dakika bile insana bir ömür gibi gelir. Bu sahnede kesinlikle o anlardan biriydi. Zehra’nın tek bir cümlesiyle tüm ekibin yeniden nefes almaya başladığı detayını görmek beni fazlasıyla mutlu etti. Zehra ve Serdar’ın yıkılan binanın kalıntıları arasından yan yana omuz omuza çıktıklarını görme detayını mı yoksa birlikte ayağa kalktıktan sonra yanan binanın önünde uzun uzun romantik bakışmalarını mı daha çok sevdim bilmiyorum ama ikisine de kalbimi bıraktığımı söylemeliyim. Senaristlerimiz aksiyonun ortasında bile bakışmaktan vazgeçemeyen bir #ZehSer çifti yaptılarsa biz izleyicilere de onları izlemek düşer. Ama keşke bu sevinçleri kursaklarında kalmamış olsaydı ve bütün bu teröristleri öldürme zaferleri aslında tam da Elçi’nin istediği şey olmasaydı bölümü daha pozitif bir noktada bitirebilirdik diyerek yazımı tamamlıyorum.

Bir Haftalık Aradan Sonra Tekrar Görüşmek Üzere… Hoşça kalın…

Hepimizin yeni yıllı kutlu olsun… Yeni yılda yeni yazılarda görüşmek üzere…   

 

Bölüm fotoğrafları için @CatDoctor_ @Terry04708429’e teşekkürler.

 

 

Göz atmanızı öneririz: Teşkilat Bölüm Yorumları

 

 

Noel Pazarları
AVRUPA – En Güzel Noel Pazarları
sığacık ada masalı
SIĞACIK SEFERİHİSAR – Ada Masalı’nın Çekildiği Yer, Nam-ı Diğer Kırlangıç Adası
Alaçatı Tatil
ALAÇATI – Sanki Ege’de bir Vaha
gezdim gördüm san diego
AMERİKA – San Diego
Mekanlar Tarifler
Sütlü Tatlı
Yılbaşında Yapabileceğiniz 5 Şahane Sütlü Tatlı
LONDRA – Londra’da Öğleden Sonra Çayı
künefe
Bir Değil İki Değil Çok Çeşitli Künefe
BRIDGERTONE
BRIDGERTONE – Gölge Oyunları
BRIDGERTONE – Dearest Gentle Reader
Şimdiki Aklım Olsaydı (Si lo Hubiera Sabido)
ŞİMDİKİ AKLIM OLSAYDI (Si lo Hubiera Sabido) – Ne Dilediğine Dikkat Et!
Poldark
POLDARK – Korkunun, Umutsuzluğun ve Sevginin Derinliklerinde
bergen
BERGEN – Bir Tek Şarkı Söylerken Utanmadım Ben
romantik komedi filmler
Latte Kıvamında Romantik Komedi Filmleri
Yarına Tek Bilet Elle Çekim
YARINA TEK BİLET – Belki de Karşılaşmalar Tesadüf Değil Kaderdir
BİZ BÖYLEYİZ – Olsaydı Nasıl Olurdu?
Deli Bayramı
DELİ BAYRAMI – Kim Akıllı Kim Deli, Nasıl Ayırt Etmeli?
evlat oyunu
EVLAT – Her Şey Çok Zor
übü hep übü
ÜBÜ HEP ÜBÜ – Übülük Müessesesi Üzerine
yaşamaya dair
YAŞAMAYA DAİR – Yaşamayı Ciddiye Alacaksın
Copy link
Powered by Social Snap