İzledim

TEŞKİLAT – Büyük Hesaplaşma : Baban Yaşıyor

Bir hafta aradan sonra Teşkilat 42. bölüm analizi tam da yeni bölüm gününde. Bölümün değerlendirme yazısı konuk yazar Hande‘den. Keyifli okumalar…

 

Babam…

Teşkilat’ın kırk ikinci bölümü sıklıkla görmeye alışkın olduğumuz gibi kendinden önceki bölümünün kaldığı yerden yani kontrolümde olmayan birtakım nedenlerden ötürü yorumlama fırsatı bulamadığım için yüreğimin parçalandığı ve fiziksel olarak acı çekmeme neden olan “Banka Soygunu” operasyonunun sonunda uyumlu kıyafetlerine yaraşır bir şekilde kelepçelenmiş #ZehSer’in kolluk kuvvetleri tarafından Bonnie & Clyde gibi bankadan çıkarılarak arabaya bindirildikleri sahneyle başladı. Polislerin sahte bindikleri aracın da onlara ait olduğunu bilmeme rağmen bankadan kelepçelerle çıkarılırken çok havalı göründüklerini düşündüğüm #ZehSer’le çok güzel bir başlangıç yapılmış oldu…

 

“Bunun burada ne işi var?

Kim bu?

Bu benim babam.”

 

Bölüme şekil veren esas hikâye ise arabaya bindiği anda hiç zaman kaybetmeden Yıldırım’ın gizli kasasından onu bulmalarını sağlayacak bir şey çıkmasını umut eden Serdar’ın belgeleri incelerken içlerinden çıkan bir resme bakıp “bu benim babam” demesiyle başladı. O andan itibaren Serdar’ın bu zamana kadar iyi bildiğini zannettiği geçmişini sorgulamasına ve elindeki yapboz parçalarını birleştirerek yarım kalmış hikayesiyle yüzleşmesine şahit olduğumuz -bir iki dokunuşla kusursuz olabilirdi diyebileceğim- bölüme seyircilerinin tansiyonu yükselten ve merak duygularını kamçılayan bir açılış yapılmış oldu. Doğrusunu isterseniz Yıldırım’ın kasasından Serdar’ın babasına ait fotoğrafın çıkmasından sonra #Teşkilat fanları tarafından ortaya atılan teoriler içinde özellikle öne çıkanların ailesini öldürenin Yıldırım olmasıyla gerçek babasının o olabileceği düşüncesi gibi iki ayrı uç senaryonun olması beni epeyce şaşırttı.

Doğrusu benim aklımdan da babasının bir İstihbaratçı olabileceği ve bu yüzden öldürülmüş olabileceğiyle babasını öldüren adamın Yıldırım’ın tanıdığı ve hakkında delil toplamış olduğu bir adam olabileceği geçti. Serdar’ın ailesinin ölüm emrini verenin ya da bu işi bizzat yapanın Yıldırım olabileceği hiç aklımdan geçmedi ancak kalbimden geçenin de olmaması benim için biraz hayal kırıklığı oldu. Ben o gölge şahsın ailesinin ölümüyle ilgisi olmasını bekliyordum. En azından aklımdan geçenlerinin bir kısmının doğru çıkmasıyla kendimi avutayım diyorum ama ailesinin vefatının ırkçılıkla hiçbir ilgisi olmadığı ve arkasında başka bir neden olduğu açığa çıkarsa onu o yapan değerler sarsılır diye de korkuyorum. Hayatınızı etrafında şekillendirdiğiniz acınızın hakikatiniz olmadığını öğrenseniz siz ne yapardınız.

 

 

“Uzay kısaca özet geçer misin?

Emredersiniz, Başkan’ım.

Uzay…Uzay, özet.”

 

Yazılarımı okuyanlar Uzay sevgimin büyüklüğünü iyi bilirler; yazılarımı ilk kez okuyanların ise Uzay’a olan sevgimin temelinde sadece zekâsı olmadığını bilmeliler. Uzay’a olan sevgim bir başka zira söz konusu işimiz olduğunda biz birbirimize benziyoruz. Nasıl ki o işini en küçük detayına kadar kusursuz bir şekilde yapmaya çalışan bir analizciyse ben de her hafta yorumlarımla bölümü okuyucularıma en iyi şekilde resmetmeye çalışan bir yazarım. Yaptığım her şeyin önce içime sinmesi gerektiğini düşündüğümden bütün benliğimi yaptığım işe veririm. Üstelik tek benzerliğimiz de bu değil. Halit Başkan’ın kasadan çıkan bilgilerden yola çıkarak yaptığı çıkarımları herkesin anlayabileceği basit bir dille özetlemesini istediği sahnede kendimi ve site adminim Aslı’yı görür gibi oldum. İnanın bana bu konuşmanın bir benzerini her hafta Aslı’dan duyuyorum ve buna rağmen “ne yapacağını şaşıran” Uzay gibi ortada kalıveriyorum. Hayatım boyunca kendimi ve düşüncelerimi ifade etmekte hiç zorluk çekmedim ancak iş onları yalın bir dille ortaya koymak olduğunda o sınavı vermeyi bir türlü başaramadım. Bu yüzden beni seven süslü dilime katlanır diyeceğim.

Zavallı Uzay, Halit ondan görünüşte kolay bir şey istemiş olsa da emri onun yaratılışına ters bir şey olunca “brifing” sırasında ecel terleri döktü. Ben büyük stres altında kalınca dayanamaz kaşınmaya başlar diye düşünmüştüm ama düşündüğüm gibi olmadı. Onun yerine kasadaki bilgileri üç kategori altına indirgeyerek özetlemeyi başardı. Elinden gelen en iyi performansı ortaya koyacağı konusunda hiç şüphem yoktu ama bunu yapabilmiş olmasının onun adına kolaylaşan bir süreç olduğunu sanmayın. Aksine kendimi onun yerine koyuyorum da kafasındaki ince bir sesin ona bu anlattıklarının çok eksik ve yüzeysel olduğunu söylediğine eminim. Buna rağmen bütün ekibin bir masa etrafında toplandıkları sahneleri sevmemin nedenlerinden biri olan bilgilendirme sahnesi için senaristlere teşekkür ediyorum. Onların sayesinde Yıldırım’ın bütün askeri, siyasi ve ekonomik bağlantılarını sıkılmadan birer birer öğrenmiş olduk.

 

 

Geçen haftaki bölüme dair yazdığım ancak elimde olmayan bir nedenden ötürü bitiremediğim için paylaşamadığım yorumumu görmediğiniz bilmiyorsunuz ama geçen hafta en çok güldüğüm sahnelerden biri de Uzay’ın Fabian yani nam-ı değer finansçı hakkında brifing vermeye çalıştığı sahnede Hakkı Dayı’nın beden dili konusundaki yeteneğini konuşturup devamlı sözünü kesmesiydi. “Analiz” konusunda kafalarının çalışma şekillerini birbirine çok benzettiğim bu iki adamın karşılıklı paslaşmalarını izlemek ne kadar zevkliyse Yıldırım’ın kasasından çıkartılan bilgileri herkesin anlayabileceği bir dille “kısaca özetlemesi” istenen Uzay’ın söylediklerini basite indirgeyerek onu delirten Hulki’yle zıtlaşmasını izlemek de bir o kadar zevkliydi. Biri çok düşünen öteki ise hiç düşünmeyen bu iki adamın kontrastının oluşturduğu çatışma gerginliğe değil; aksine izleyicilerin zevk alarak izledikleri eğlenceli bir sahneye ön ayak oldu.

Bu komedi ikilisinin öteki yarısı olan Hulki’nin şahsına münhasır bir adam olduğunu düşünüyorum. Yıldırım’ı bulma konusunda onlara yardımcı olabilecek adları yolsuzluk davalarına karışmış adamlara bakınca gördüğü tek şey dört adamı gidip alacak olmalarıydı. Ben daha önce birilerini tokatlama fırsatı bulacağım diye gözlerinin içi gülen birisini sadece #Söz’de görmüştüm; o da şahadet aşığı Keşanlı’ydı. Şimdi de aynı parıltıyı Hulki’nin gözlerinde görüyorum. Öyle adrenalin bağımlısı olmuş ki “Banka Soygunu” operasyonu daha yeni tamamlanmışken kendine yeni hedefler bulmayı arzuluyordu. İnsan da ister istemez kendine birini tokatlamadığında acaba avucunun içi mi kaçınıyor diye soruyor. Yıldırım’a askeri, siyasi ve ekonomik anlamda yardım eden dört adamın da aynı otelde kaldığını öğrenince çocuk gibi neşelendi. Doğrusunu söylemek gerekirse “Akçeli işler tesadüfleri sever” cümlesi beni bile neşelendirdi.

 

Kirlileri Aldık, Kuru Temizlemede Bekleniyoruz

 

Yıldırım’ın serbestçe hareket etmesini sağlayan bu dört adamı otelden alma operasyonuna gelince adamlara servis yapan otel çalışanının yüzünü göremeyince onun bizimkilerden biri olduğunu ve içeceklerinin içine de kesin bir şey koyduğunu anladım ama toplantı sahnesinden otel sahnesine geçiş o kadar hızlı oldu ki benim eş zamanlı biçimde gerçekleştiklerini düşündüğüm iki sahne arasında zaman farkı olduğunu anlamam biraz vakit aldı. Anladıktan sonra operasyonun en sevdiğim yanının Serdar-Zehra-Hulki üçlüsünün birlikte oldukları sahnelerdi diyebilirim. Tabi bizim #ZehSer ikilisini tek başlarına bir operasyonu idare ederlerken izlemeyi isterdim ama geçen sezon Fadi’nin elinden Hulki’yi almaya gittikleri operasyondan beri bu üçlü birlikte oldukları sahnelerde aşkın yanı sıra aksiyon ve komedi de vaat ediyor olmaları sahnenin seyrini keyiflendiren ve zenginleştiren bir durum diye düşünüyorum. Birlikte işlerini yürüttüğü insanları ekip onlara ulaşmadan önce uyardığını zannederken ekibin onları toplu almasını sağlamış oldu.

Yorumuma ilk önce #ZehSer çiftinin uyumlu görüntüsünden bahsederek başlamak istiyorum. Deniz ister sevin ister sevmeyin; güzel bir kadın olduğunu inkâr edemezsiniz. Ona giydirilen kostüm çamaşırcı üniforması bile olsa içinde parlamayı bir şekilde başarıyor. Hele de Serdar’la renk uyumunu izlerken kendimi Rönesans tablosuna bakıyormuş gibi hissettim. Yan yana durarak bile aralarındaki enerjiyi ekranı başındaki izleyicilere geçirebilmek büyük bir başarı ve onlar bu başarıyı sonuna kadar hak eden uyumlu bir çiftler. Operasyonlarda Zehra’yla partner olmanın peşindeki Serdar’ın tatlılığına nasıl düşmem bilmiyorum ama onun bu tatlılığına dayanacak irademin olmadığını iyi biliyorum.

 

“Kirlileri almaya geldik.

Kirlileri mi? Burası toplantı odası.

Bize de onun bilgisi geldi. En kirliler toplantı odasında olurmuş.”

 

Bu sahnenin nesini bu kadar çok sevdin de alıntı yaptın diye soranlarınız mutlaka olacaktır, haklısınız. Görünürde Yıldırım’ın birlikte iş yaptığı adamları almaya geldikleri ve kapıdaki korumaları dövdükleri sıradan bir sahneydi ama daha özenli baktığınızda #ZehSer’in söz ettiği “kirlilerin” mecazi anlamda onun kirli çamaşırları gerçek anlamda ise “illegal ilişkileri” olduğunu görebilirsiniz. Kelimelerin anlamları dışında başka şeyleri ima etmek için kullanılmalarını hele de sesteş kelimelerin kullanımını seven biri olarak bu benzeşme durumunun dizinin senaristlerinin mükemmel işçiliklerinin bir ürünü olduğunu düşünüyorum. Edebiyat yapmayı seven senaristlere kalbimin kapılarının hep açık olması bir yana Serdar ve Hulki’nin ona hiç iş bırakmadan adamları dövdükleri sahnede Zehra’nın yüzünde beliren etkilenme ifadesine bayıldım. Serdar’ın iki hareketiyle karşısındaki korumayı yere sermiş olmasından çok etkilendi.

Ne diyelim bazı dizilerde esas oğlan kızı yaptığı romantikliklerle etkiler kimi dizilerde de esas kız oğlanın dövüşme yeteneğinden etkilenir. Bizimkisi şiddetin kınandığı bir ilişkiden ziyade birlikte aksiyona koştukları bir ilişki. #ZehSer hayranı olmak ayrıcalıktır diye boşuna demiyoruz. Bizim çiftin Türk dizi tarihinde kolay kolay bir eşi benzeri yoktur.

 

“Sen neden portakal suyunu içmiyorsun da uğraştırıyorsun bizi?”

 

Serdar ve Hulki’nin kapıdaki korumaları etkisiz hale getirmeleri en önemlisi de Hulki’nin portakal suyunu planlandığı gibi içmeyip uyanık kalan dördüncü şahsı tescilli Osmanlı Tokadıyla indirmesi çok havalıydı ama bu operasyonun en havalısı kimdi diye soran olursa cevabım kendine has tavrını operasyona taşıyan Zehra olacaktır. Uyumayanın yüzüne doğru silah doğrulturken onu alacaklarından en ufak bir şüphesi olmayan o özgüvenli haliyle teröriste hesap sormasına bayıldım. Yıldırım’ı yakalama konusunda ekip zaten zamana karşı yarışıyorlar bir de bir avuç teröristle mi uğraşsınlar? Ben Zehra’ya sonuna kadar hak verdim. Bir teröriste işlerini kolaylaştırsa ne olurdu sanki diyeceğim ama ilk defa bir A planlarının yolunda gittiğini gördüğüm için uğursuzluk getirmek istemiyorum. Bir aksilik olmadan adamların hepsini almayı başardılar ya sahneden daha fazlasını beklemek biraz yüzsüzlük olurmuş gibime geliyor.

 

 

Senin gözün de Zehra’dan başkasını görmüyor. Serdar’ın ekrandaki Yıldırım’a bakarak “Sıra sana geldi” demesinin havalı hiçbir yanı yok muydu diye soracaksınız ama o anda Serdar’dan aldığım duygu ailesinin ölümünün ardındaki Yıldırım’ı yakalayarak öcünü alma isteği olduğundan bu sahnedeki özgüveni ve havalı duruşundan ziyade öfkesine odaklandım. Yıldırım o an karşısında olsaydı onu çıplak elleriyle parçalardı, eminim. Üstelik Serdar’a bakar bakmaz son zamanlarda yeterince iyi uyuyamadığını anlayan Yıldırım’ın ailesi üzerinden bizimkinin travmasını tetiklemeye çalışmasını ve bilerek Serdar’ı kışkırtmamasını izleyince onun gibi ben de çok sinirlendim. Sonuçta Şirket’le birlikte çalışmaya başlamadan önce beden dili okumak ve psikolojik savaş konusunda MİT eğitimi almış bir adam, Yıldırım. Serdar’ın yumuşak karnının neresi olduğunu en önemlisi de canını en iyi nereden yakabileceğini adı gibi iyi biliyor.

Serdar şu anda Mete Başkan’ın ölümüyle ailesinden sonra tutunduğu dalı da koparılmış kimsesiz küçük bir çocuk. Hareketlerini ve kararlarını aklı değil; duyguları yönlendiriyor. Ailesi gözlerinin önünde “yanarak” can vermiş küçük bir çocuğun duygularıyla hareket etmesinin şaşılacak bir durum yok ama Serdar kendini hala öyle hissetse de artık küçük bir çocuk değil; aksine Vatan’ı korumaya sözü vermiş bir MİT ajanı. Haliyle isterse büyük bir yıkıma sebebiyet olabilecek becerilere sahip. Bu da duygularıyla pervasızca hareket etmesini daha da tehlikeli bir hale getiriyor. Onu anlıyorum, birinden bütün benliğinle nefret etmek nedir iyi bilirim ve bunun insanın gözünü nasıl karartabildiğini de.    

Serdar daha çok küçük bir yaşta ailesinin yanarak öldüklerini görerek travmalarını yüklenmek zorunda kalmış her an tetiklenmeyi bekleyen saatli bir bomba. Yıldırım da bunu bildiği için Serdar’ın aile trajedisiyle dalga geçerek onu öfkeden burnunun ucunu göremeyecek birine dönüştürmeye çalışıyordu ki onunla konuşurken nefes alışverişinde meydana gelen hızlanmaya ve kapıdan içeriye giren adama gereğinden fazla güç kullanmasına bakılacak olursa bunu başardı da diyebilirim. Neyse ki yanında onu bu trans halinden çıkarabilecek Zehra vardı. Ona karşı hissettiği duyguların yük olmadığı; aksine hayatını kurtardığı anlardan biriydi. Buna rağmen dürüst olmam gerekirse bölümü korkarak izlemek zorunda kaldım. Manipüle edilen Serdar’ın öfkesine yenilip hata yapmasından fazlasıyla korktum.

Serdar korumaya vururken bileğinden tutup onu durduran Zehra sahnesinde Serdar ve Zehra arasında göz teması olsaydı ve biz arka plandaki bir müziğin eşliğinde göz göze gelişlerini izleyebilseydik bu sahne çok daha güzel ve anlamlı olurdu. En azından Serdar kafasını çevirdiğinde nefes alışverişlerindeki hızlanmanın başını döndürdüğünü, bulanık görmesine neden olduğunu onun gözlerinden görüp kulaklarını çınlattığını duyabilseydik. Buna benzeyen sahnelerde öfke nöbetinin ailevi travmadan geldiğini göstereceksen biraz olsun sahneyi zenginleştirebilmen gerekir yoksa izleyici ilgisini kaybeder ve sahne duygusu tam anlamıyla izleyiciye geçmez. Halbuki bu önemli bir sahneydi.

 

Geçmiş Travmalar, Başkan’ım.

 

Gözünün önünde askeri, siyasi ve ekonomik tüm bağlantıları alınan Yıldırım’ın köşeye sıkışmasını ve çıldırmasını izlemeyi sevmiş olsam da Mete Başkan’ın ölümünden sonra nefretimi daha da üstüne çeken Yıldırım’ın ekiptekiler ile bağlantılı olmayan sahnelerinden söz etmeye pek sıcak bakmıyorum. Keza Tövbekar’ı oynayan oyuncuya karşı olan tutumum da değişmediğinden taraflı yorumumu kendime saklıyorum. Yıldırım’ın komploları dışında bölümüme dönecek olursak Yıldırım’ın iş yaptığı adamları yakalayıp onunla çalıştıklarını kanıtlayan belgelerle ülkelerine iade etmeleri karargâh için güzel bir başarıydı. Bu sayede Yıldırım’a hiç beklemediği 1 çelme taktıklarını söyleyebilirim.

En başında gizli kasadan çıkanları özetlerken Uzay’ın sözünü ettiği Alman bürokratlar hakkındaki bilgilerin bölümün geri kalanında özellikle de bizimkilerin sonradan Almanya’da olduğunu öğrendikleri Yıldırım’ı “bürokratik yollardan” almaları hususunda yardımcı olduklarını söylemek yanlış olmaz. Acı ancak gerçek olan Yıldırım’ın Türkiye aleyhine terör eylemleri finanse eden bir terörist olduğunu kanıtlayan ne kadar delilleri olursa olsun hiçbiri ellerinde Almanya aleyhine kullanabilecekleri şantaj malzemeleri kadar etkili olamazlardı. Onu vermeyi adaleti sağlamak için değil de siyasi yapılanmalarındaki yolsuzlukların ve kirli çamaşırlarının üstünü örtebilmek için kabul etmeleri ne büyük ayıp.

Başkan’ın ölümüyle birlikte ikinci kez babasını kaybeden Serdar’ın iç dünyasında bu acı kaybın etkisiyle bir önceki travmasının tetiklenmesi gayet normal bir durum hatta kabuk bağlamış yarasının yeniden açılmasıyla aynı travmayı ilk günkü gibi tekrar yaşaması tahmin edilebilir insani bir tepkiydi bence. Mete Başkan öldüğünden beri uyumamak için diretmesi bilinçaltından kaçmaya çalışmasının sonucuydu ama Yıldırım’ın gizli kasasından babasının fotoğrafı çıktığından beri uyanıkken bile kâbus görmeye başlayan Serdar için bilinçaltından kaçmak artık bir seçim olmaktan çıktı. Farkında olmadan ailesinin ölümüyle Başkan’ın ölümünü özdeşleştirdiğini, çocukluk travmasını hayatında ilk kez yaşıyormuşçasına tedirgin olduğunu hele de kafasında cevaplardan çok soruların olmasına neden olan şeker kutusunun onu delirtmeye başladığını söylersem Serdar’ın ruh halini sizlere en iyi şekilde anlatmış olurum sanırım.

Ailesini kaybettikten sonra kendini dünyada bir başına hissetmesine engel olan ve ona Vatan sevgisini aşılayarak bir amaca tutunup hayat kalmasını sağlayan adamın şefkatini kaybettiği gün Serdar’ın bu dünyada gerçek anlamda yalnız kaldığını hissettiği gündü. İçinizdeki boşluğu dolduran baba sevgisinin sıcaklığının sizden koparılıp alındığını düşünün kendinizi yalnız ve üşümüş hissetmez misiniz? O da kökleri ikinci kere koparılan bir çocuk gibi üşüyordu. Başkan’ın ona verdiği sözlerin içinde tutamadığı tek bir tanenin acısıyla yolunu bulamayacak kadar kaybolmuştu. “Anan da baban da Türkiye Cumhuriyeti” dediği tanıştıkları o ilk anda Başkan’ın verdiği bir sözle başlayan ilişkileri elleriyle birlikte yüreklerini de birbirine bağlamıştı ve şimdi Serdar o elle birlikte yüreğinden de kopmuş gibiydi sanki.

Herkes kendini yavaş yavaş toparladığını en azından “duygusal anlamda” kendine hâkim olduğunu düşünüyorken hissettiği acının büyüklüğünü derinliğini anlayabilen tek insanın Zehra olması hem içlerinde onu en iyi tanıyanın o olduğunu hem de sevdiği adamın acısını konuşmadan bile anlayabildiğini gösteriyordu. Bu yüzden Zehra normalde herkes tarafından soğuk ve mantığının sesiyle hareket eden biri olarak görülse de ben onun hislerinin samimiyetine ve kalbinin sıcaklığına inanıyorum. Bundan dolayı da ortadan kaybolan Serdar’ı eliyle koymuş gibi Mete Başkan’ın mezarının başında bulmasına hiç şaşırmadım. Asıl Serdar’ın yokluğunu hisseden ve nerede olduğunu bulan Zehra olmasaydı şaşırırdım. Zira birbirini çok seven insanların birbirleri hakkında öğrendikleri ilk şey kalp kırıklıklarıdır…

 

 

“Ben kendimi daha önce hiç bu kadar çaresiz bu kadar kimsesiz hissetmemiştim.

Hissetmene de gerek yok zaten. Çünkü ben buradayım. Biliyor musun benim en kimsesiz hissettiğim anlar yalnız kaldığım zamanlar değil. Bir amacımın olmadığı zamanlar ve şu anda gereğinden fazla amacımız var, Serdar. Kendini toparlaman lazım.”

 

Öncelikle tam da kendini en yalnız ve savunmasız hissettiği anda yanında belirerek ona yalnız olmadığını hatırlatan Zehra’nın zamanlamasını hem çok manidar buldum hem de çok sevdim. Sevmek demek sevdiğinin en savunmasız hissettiği anda onu içine düştüğü çaresizlik çukurundan çekip çıkarabilme gücüne sahip olmak demektir. Zehra da “ben buradayım” diyerek daima yanında olduğunu hatırlattığı Serdar’ı içine düştüğü gaflet uykusundan uyandırmış oldu. Gülmenin olduğu gibi ağlamanın da bir zamanı vardı. Birçoğunuz Zehra’nın oracıkta Serdar’ına sarılmadığını görünce sevdiğine karşı soğuk davrandığını düşünmüş olabilirsiniz ancak bu ne Zehra’nın duygusuz biri olduğu ne de robot olduğu anlamına geliyor. Sevdiği adamı yıkılmış halde bulunca içinden kesin ona sarılmak geçmiştir. Nasıl geçmesin Zehra her şeyden önce bir anne. Şefkat onun genlerine işlenmiş ancak onun şu anda ihtiyacı olan şeyin sımsıkı sarılmak olmadığını biliyordu. Serdar cevabını bulamadığı sorular karşısında her zamankinden daha öfkeli ve daha dengesizdi. Yıldırım’ın bile bir bakışıyla onu nasıl kışkırtabileceğini anlaması bile bu öfkesinin sonucuydu.

Ameliyathanenin önünde Başkan’ın ameliyattan sapa sağlam çıkmasını beklerlerken Serdar’a sarılması hatta onun da bu durumdan istifa ederek kafasını Zehra’nın omuzuna koyarak ağlaması rahatlamasını sağlayabilirdi. Serdar’ın o zamanda hislerine göre hareket edip içini dökmesi en sağlıklısıydı ama şimdi içini dökmeye değil; ayağa kalkacak gücü kendinde bulabilmeye ihtiyacı vardı. Sonbaharda dalından düşmüş yaprak gibi rüzgâra kapılıp oradan oraya sürüklenerek kendini tamamen duygularına teslim etmesi ileride daha büyük sorunlar yaşamasına neden olurdu ki yaşadığı öfke nöbetleri zaten duygular denizinde boğulmak üzere olduğunu kanıtlamaktaydı. Öfke olumsuz da olsa hissetmek açısından güçlü bir duyguydu. Serdar’ın içinde kaybolduğu denizde başını kaldırdığı anda tutunabileceği bir dal olduğunu anlayabilmesi için bir amaca ihtiyacı vardı. O yüzden Zehra da daima yanında olduğunu belirttikten sonra sarılmak yerine ona tutunabileceğini bildiği bir amaç vermeye çalıştı. Buna soğukluk denmez buna olsa olsa sevdiğinin neye ihtiyacı olduğunu bilmek denir. Onun hislerine gömülmeye değil; kendini toparlamaya ihtiyacı vardı.

Sahnenin girişinde “ben buradayım” dediğinde Serdar’ın acısıyla ve çaresizliğiyle gözleri dolan Zehra’nın sevdiğine bir sarılmayı çok göreceğini düşünmektense tüm gücünü toplayıp tekrar savaşabilmesi için onu ayağa kaldırmaya çalıştığına inanmak bana daha mantıklı geliyor. Sadece “yanındayım” diyerek verdiği destek bile Serdar’ın yüzünü gülümsetmeye yetiyor. Gözlerinin içine bakarak ona kendini en yalnız hissettiği anlardan bahsetmesiyle aralarında kurduğu empati sayesinde Serdar karşısındaki insanın onu sahiden anladığını hissedebiliyor; yalnızlığı azalıyordu.

 

“Ailemin ölümünün Yıldırım’la bir ilişkisi olduğunu bilmek, babamın fotoğrafı ve Mete Başkan’ın başına gelenler. Ben bunları düşündükçe işin içinden çıkamıyorum, Zehra. Çıldıracak gibi oluyorum.

Merak etme. Öğrenilmesi gerekenler öğrenilecek, alınması gerekenler alınacak.

Alınması gerekenler?

İntikam. Sen yeter ki kendini toparla. Yeter ki aramıza dön.”

 

Serdar gibi duygularından bahsetmeyi ve ciddi konulardan konuşmayı sevmeyen bir adamın Zehra’yı geçen haftaki konuşmalarında olduğu gibi “iyiyim” diyerek geçiştirmesini beklerken hissettiklerini hiçbir filtre olmaksızın söylemesi beni şaşırttı. Ben bu kararını inkâr aşamasını tamamlayarak öfke aşamasına geçmiş olmasına yordum. Yıldırım’ın gizli kasasında babasının resminin ne iş olduğu ve ailesinin öldürülmesiyle bir ilgisi olup olmadığı sorularına cevap bulamadığı her an daha fazla aklını kaybetmeye meyil eden Serdar’ın bilinmezlikler karşısında hissettiği çaresizliği Zehra’ya anlatmasını sevdim. Bu eylemi Serdar’ın aşkının sadece dilinde olmadığını aynı zamanda içindekileri ona dökecek ve utanmadan hissettiği her şeyi ona anlatacak kadar tüm benliğiyle Zehra’ya âşık olduğunun da kanıtıydı.

Bu sahneyi Zehra açısından da irdeleyecek olursam eğer sevdiği adamın acısını dindirebilmek için gerçek anlamda yapabileceği hiçbir şey olmadığı için -ölüyü diriltemez- kendini yetersiz hisseden Zehra’nın geçmişinin belirsizlikleri karşısında çaresizliğe kapılan Serdar’ı ayağa kaldırabilmek için sarıp sarmalayanı değil de onu dimdik ayakta tutan kayası olmayı seçmesi büyük incelikti. Sevdiğimiz insanların bazen şefkate değil; onları ayağa kaldırabilecek kadar güçlü insanlara ihtiyaçları olurlar. Zehra da kendisine “çıldıracak gibi oluyorum” diyen Serdar’a aklını koruyabilmesi için bundan yıllar önce Mete Başkan’ın yaptığı gibi bir amaç vermeye çalıştı. Ailesi öldüğünde elinden tutan Başkan gibi ikinci babası öldüğü vakit elini tutan kişi olmak ve yalnız olmayacağını hissedebilmesini sağlamak için “intikam” sözü verdi. İyi ki de verdi o sözü çünkü Serdar’ı ayağa kaldıran da Zehra’nın ona verdiği söze duyduğu güven oldu.

Her defasında Serdar’ın Zehra ve Yağmur’u ölen ailesinin yerine koyduğunu, onlarla içindeki özlemi onun deyimiyle boşluğu doldurduğunu söyleyip duruyorum ama bu sahnede psikolojik anlamda bunu gerçekten yaptıklarına şahit oldum. Zehra’nın yanına oturarak göz teması kurduğu sarılırsa ağlayacağından korkup kabuğunu deşmemek için sadece omuzuna dokunduğu yetişkin Serdar değildi; yıllar sonra Mete Başkan’ın onu elinden tutup çıkardığı çukura geri dönen ve elinden tutulmasına her şeyden daha çok ihtiyaç duyan çocuk Serdar’dı. Zehra yanına oturup acısını paylaştığını fiziksel yakınlığını kullanarak anlattı. Serdar’ın acısını nasıl sahiplendiyse intikamını da öyle sahiplendi. “Aramıza dön” demesi “bana dön” manasına geliyordu. Her zamanki gibi omuz omuza verip zorlukla beraber başa çıkalım diyordu. Geçen sefer “Yağmur” konusunda bana destek olduğun gibi şimdi de benim sana destek olmama izin ver diyordu. Ama tüm bunları duygularından bahsetmeden omuzuna dokunmak gibi naif bir biçimde anlatıyordu ki Serdar’ın elini gözlerinin içine baktığı Zehra’nın elinin üstüne koyması da mesajı aldığı anlamına geliyordu bence.    

Ortaklıklar Da Bir Gün Biter

 

Serdar’ın ailesini öldürenin Lukas olmasına şaşırdım. O kişinin Yıldırım olmadığını biliyordum ama Şirket desteğini arkasına alarak Alman İstihbaratında yükselen bir istihbaratçının Kılıçarslan ailesini öldürmekten ne gibi bir çıkarı olabileceği ya da işi ona Şirket yaptırdıysa bu yapılanmanın bir ailenin öldürülmesini neden isteyebileceklerini çok düşündüm. Kasadan çıkan resim babasına ait olduğu için işin düğümünü çözecek cevabın babasıyla ilgili olacağını tahmin etmiştim de Serdar’ın babasının göründüğü gibi sıradan bir Vatandaş olmama ihtimali kafamı çok karıştırdı. Lukas’ın nane şekeri kutusunu görmeseydim bile İstihbarat binasının önünde göz göze geldikleri andan aralarında bir bağ olduğunu anlardım. Serdar’ın onu gördüğünde istemsizce verdiği tepki bilinçaltının ona çok önemli bir şey anlatmaya çalıştığının kanıtıydı. İnsan zihni çok garip bir olgu üstünden seneler geçmiş üstelik travma yaşamasına neden olduğu için bölük pörçük hatırlayabildiği bir gece sayesinde farkında olmadan ailesinin katilini anımsadığının bilincinde bile değildi. Ona baktığında hissettiği ama adını koyamadığı o his aslında geçmişe yönelik bir dejavuydu.

İllegal işlerini birlikte yürüttüğü ortaklarının tanıklıklarıyla gizli kasasında bu zamana kadar saklamakta çok başarılı olduğu delillerin varlıklarından ötürü Almanların Yıldırım’ı Lukas’ın söylediği gibi “Üstün Başarı” madalyası vermek için çağırmadıklarını biliyordum. Şirket ne kadar güçlü olursa olsun; Almanya siyasi kişiliklerinin kirli çamaşırlarının kamuoyuna sızmasını göze alamayacaktı. Zamanında “Amerikalıların” Elçi’yi sattıkları gibi Almanya’nın da onlara güvenen Yıldırım’ı satacaklarını iyi biliyordum. İkinci sezonun başında Yıldırım’ın sonunu getirecek olan şeyin şahsi intikamıyla kibri olacağını demiştim ki bu sahnede tek düşünebildiğim de tespitim ne kadar doğru olduğuydu. Ama itiraf ediyorum zoru görünce onu satan diğer dostları gibi Lukas’ın da onu Almanya İstihbaratına getirebilmek için yalan söylediğini düşünmüştüm. Gerçeklerden bihaber olması ve Yıldırım gibi şaşırması benim için de sürpriz oldu.

 

“Halit Bey’in de belirttiği gibi hakkınızdaki ciddi suçlamaları inceledik. Cinayetten terörün finansmanına kadar pek çok ciddi suç var ve bunların birçoğu da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı işlenmiş suçlar. Türkiye’ye iadenize karar verildi, Yıldırım Bey.”

 

twitter

Zamanında Avusturya İstihbaratı binasında kendini beğenmiş bir şekilde kafe içip özgürce çıkması Halit Başkan’ın nasıl delirmesine neden olduysa Almanya’daki mevzuda resmen bunun intikamını alıp skoru eşitlemiş oldu. “Üstün Başarı” madalyasını alıp Almanya’nın kendisini Türklere karşı korumasını –eteğinin altında saklamasını- beklerken Halit’in aniden içeri girdiğini görünce yüzünün aldığı şekle bayıldım. Sürekli ölümden korkmadığını ve güçlü tarafın kendi olduğu taraf olduğunu söyleyen birine göre Yıldırım fazla korkak ve zavallı bir adam. Sahip olduğunu sandığı güç aslında Şirket’in daha doğrusu sahibinin boynuna taktığı tasmanın izin verdiği yere kadar. O güçlü falan değil; sadece güçlü olduğunu sandığı bir sanrıya kapılmış. Şirket onu amaçları doğrultusunda kolaylıkla harcanılabilecek bir maşa olarak kullanırken onun gözünde hiçbir değeri olmadığını görmemesi kapıldığı illüzyondan kaynaklanıyor.

Şeker ikram edilmiş küçük çocuk gibi sırıtarak Yıldırım’ın suratına bakan Halit’in “Sen geç içeri, geç. Ben geliyorum şimdi” demesini asla unutamayacağım. O yüzündeki nasıl bir mutluluk ifadesiydi öyle. “Ben geliyorum” cümlesinin altında bir tür tehdit olduğunu düşünmeden edemedim. Zamanında patlatacağı bombaları durdurmaya çalıştığında olduğu gibi boğazına dalacağı günlerin yaklaştığını gizli bir mesajla mı vermeye çalıştı diye aklımdan geçirdim ama emin olduğum tek bir şey varsa o da Yıldırım’ın avucunda olduğunu bilmenin Halit Başkan’a ayrı bir zevk verdiğiydi.

Halit B. dışarıya çıkıp “bu iş bitti” diyerek müjdeli haberi verdiğinde Serdar’ın ilk kez gerçekten rahatladığını gördüm; haberi alınca gülümseyen Zehra gibi rahatlamasına sevindim. Bu haberi karargâh ekibine vermek için yaptıkları görüntülü aramada yan yana oturan Serdar ve Halit Başkan’ın güleç ve özgüvenli hallerini seyretmeye de bayıldım. Ekibin kalanının Yıldırım operasyonu için Almanya’ya gelmelerini çok hızlı bulsam da bu süreçte Zehra ve Serdar’ın birbirlerinden ayrı kalmayacaklarını duyduğuma sevindim. Anlayamadığım tek ayrıntı Zehra ve Serdar’ın duygusal ilişki yaşamalarını veto eden Halit’in operasyonlarda neden bu ikiliyi sürekli eşlediğiydi. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, Halit. Belli ki sende onların çok uyumlu bir çift olduklarını düşünüyorsun. O zaman neden engel oluyorsun?

 

 

Yıldırım operasyonuna geçmeden önce irdelemek istediğim bir sahne daha var. Birçoğunuzun benim gibi Ceren’in Halit Başkan’ın kızı çıkma hikayesinden nefret ettiğini biliyorum. Beni takip edenler zamanında düzenlediğim anketi hatırlayacaklardır. Kızının o terörist olduğu belliyken Pınar çıksın diye az dua etmemişimdir. Gittiği yere kadar inkâr edebilmek için elimden geleni yaptım fakat mevzu artık inkâr edilemez noktaya geldiğinde ise gerçeği kabullenmek zorunda kaldım. Gerçek can yakıcıydı ama endişe etmeyin burada üstüne konuşmak istediğim sahne Ceren-Halit sahnesi değil. Geçen haftaki bölümde Halit’in vefat eden eşinin de Ceren gibi orak hücreli anemi hastası olduğunu öğrenen Zehra’nın Başkan’la yaptığı konuşmadan sonra kafasında oluşan şüpheyi kendisiyle paylaşma cesaretini gösterdiğinde karşılaştığı tepkiye birçoğunuzun kızdığını biliyorum ve bunun hakkında konuşmak istiyorum. Zehra ve Serdar ilişkisine özel hayatlarıyla ilgili bir konu olmasına rağmen karışan Halit Başkan’ın mevzu bahis kendisinin özel hayatı olduğunda kızı hakkında fikir beyan eden Zehra’yı azarlamasını iki yüzlülük olarak görüyor olabilirsiniz. Ben de aralarında geçen bu ters konuşmanın bana göre alt metni olduğunu düşündüğüm şeyi açıklamak istiyorum.

Bu sahneyi ilk izlediğinizde Halit Başkan’ın bu konuda iki yüzlü davrandığını düşünmüş olabilirsiniz ama ikinci defa dikkatli şekilde izlediğinizde kızmasına neden olan şeyin Zehra’nın yaptıkları olmadığını kızgınlığının öznesinin de o olmadığını daha iyi anlayacaksınız. Halit özel hayatıyla ilgili bir mesele hakkında yorum yaptığı için kızmadı ona. Söylediklerinin doğru olabilme ihtimali için kızdı. Bütün hayatını ülkesini ve bu topraklarda yaşayan masum Milletini korumaya adamış bu uğurda evladını kaybetmenin acısını bile yüreğine gömmek zorunda kalmış bir Vatanseverin kızının korumaya ant içtiği o masum insanları hiç düşünmeden öldürebilecek ve geçmişte de öldürmüş bir terörist olabilme ihtimaline kızdı. Onun gibi Vatansever biri için artık ailesi olarak gördüğü insanların yakınlarına bile zarar vermiş birini kızı olarak görmesi çok zor. Düşünsenize yıllarca kızınızın yasını tutuyorsunuz sonra biri çıkıp kızınızın yaşadığını söylüyor. İçinizde yeşermeye başlayan o cılız umut kırıntısı kızınızın bir terörist olma ihtimaliyle eziliyor. Kim olsa gerçeği kabul edemezdi. Şimdi bu adam kızım yaşıyor diye sevinsin mi yoksa terörist diye kahrolsun mu?

Yeri gelmişken söyleyeyim aynı anda hem Deniz’i hem de Çağlar’ı sevmenin mümkün olmadığını düşünen anticiler beni kendileriyle karıştırıyorlar ama çok yanılıyorlar. Ben hem Deniz’i hem de Çağlar’ı eşit şekilde seviyorum. Buna rağmen yorumlarımı senaryo ne diyorsa o doğrultuda yapıyorum. Bunları görememeniz benim suçum değil. Bunun dışında sanılanın aksine oyuncu ve karakter arasındaki ayrımı da yapabiliyorum. Terörist diye Ceren’i sevmesem de Ezgi’yi sevebiliyorum. Ve bu hafta halüsinasyonlar görürken Halit’le yüzleşmek zorunda kaldığı karenin bugüne kadarki en iyi performansı olduğunu düşünüyorum. En iyi performansını Turgut’la ortaya çıkaracağını kimler tahmin ederdi? Bu sahnede karşılıklı devleştiklerini söylersem sanırım hiçbir #ZehSer hayranı bana karşı çıkmayacaktır…

 

 

Operasyon: Yıldırım

 

Ekibin Almanya’daki operasyonlarına geçecek olursak eğer sezonun daha sonuna gelmemişken kafalarındaki tüm soruların cevaplarını elinde tutan Yıldırım’ı teslim alabileceklerine inanmakta zorlandım. Son ana kadar da Alman İstihbaratı’nın kendinden bekleneni yapıp sözünden dönmesini bekledim ama bu defa verdiği sözü tutacakmış gibi görünüyordu. Almanya Hükümeti’nin kurallar gereği yaptıkları sorgulamadan önce üstünün emirlerine karşı gelerek Yıldırım’ın tutulduğu odaya girerek onunla konuşmaya çalışması sayesinde hem Lukas’ın gerçekten de Kılıçarslan ailesini öldürdüğünü hem de sadakatinin Alman Hükümeti’ne değil; Şirket’e olduğunu anlamış olduk. Karargahtaki ekip başta olmak üzere kahramanlarımızın aldıkları tüm önlemlere rağmen buluşma noktasına gelmeden kaçmayı başaran Yıldırım’la ilgili söylenecek çok şey ama neyse… Sanırım ilk soru da ekibin onu neden doğrudan binadan almadıkları olurdu? Orta noktada buluşma kararları olmasaydı bu operasyon bizimkiler için çok daha kolay olurdu.

Yıldırım’ın aracın içindeki adamlarla dövüşme sahnesi hakkında konuşmam gerekirse içlerinde bir hain olduğunu ve o hainin yani Lukas’ın ona araca bindirilmeden önce kelepçelerin anahtarlarını vereceğini düşünemediklerinden gafil avlanmalarına sesimi çıkarmıyorum. Zira hiç kimse ellerinin kelepçeli olmayacağına ihtimal vermezdi. İlk önce hastaymış gibi davranıp daha sonra ona doğru eğilen memurlardan birinin silahına uzanarak bir iki kişiyi vurmasını anlayışla karşılarım ancak buluşma noktasına kadar kendilerine eşlik eden başka bir aracın olmamasını ve tek bir araçla gönderilmesini anlamam çok zor. Hele de şoförün aracı durdurup kapısını açması tam bir absürt komediydi. Yıldırım’ın araçtan çıkabileceği yoksa da araçtan çıkmasına bu adam yardım etmiş oldu. Eğer onlara eşlik edenler olsaydı Yıldırım’ın kaçması gibi bir olay söz konusu olmazdı. Bu konuda Almanya İstihbaratını çok ucuzcu buldum. Koskoca İstihbarat hakkında terör şüphesi olan bir adamı dört kişiyle buluşma noktasına götürmeyi planlıyor, yazık.

 

“Buyurun Başkan’ım.

Olması gerekenden daha gergin gibi duruyorsun.

Gerginlik demeyelim de büyük bir merak diyebiliriz.

Babanın fotoğrafını mı merak ediyorsun?”

 

Ailesine olanlarla en ufak bir ilgisi olma ihtimaline karşı Yıldırım’ı kendi elleriyle boğarak öldürmek isteyen Serdar’ın duygusal tepkilerinin giderek daha da tehlikeli bir hale gelmeye başlaması ve id kontrolünü kaybetmek üzere olması dışında Halit Başkan’ın kızını kaçırarak bu zamana kadar onu ölü bilmesine neden olan adamı Alman yetkililerden aldıktan sonra yapmayı düşündüğü şeyle taktirimi kazandığını söylemeliyim. Mete Başkan öldükten sonra bile onu gururlandırabilmek ve verdiği sözü tutmaya devam edebilmek için şahsi intikamının peşinde koşmaması çok asilce bir hareketti. Zehra’ya da Halit’e de hak veriyorum. Yaptıkları ne kadar korkunç olursa olsun; ölüm onun gibi terörist bir adam için olsa olsa kurtuluş sayılırdı. Mete Başkan’a sıktığı kurşunlar için hapishanede sürünmeyi hak ediyordu. Ensesindeki kurşun yüzünden yaşayabileceği son bir senesini de bunlara harcadığından hücresinde inleye inleye öldüğünü bilmeye ihtiyacım var. Yoksa kafasına sıkılabilecek tek bir kurşun onun kurtuluşu olurdu; bunu istemem.

Hulki’nin yemeğe olan aşkının önüne Halit Başkan’ın emirlerinin de operasyon aşkının da geçemediğini seyretmek benim için çok eğlenceli bir sahneydi ama Hulki’yi artık sadece komedi amaçlı kullandıklarını düşünmeye başladım. Ki Zehra ve Serdar’ı yan yana oturtmayı başardıkları sahnede arka koltuğa Halit Başkan’ı oturtmaları hiç iyi olmadı. Keşke Halit Başkan bir araçla Zehra ve Serdar da başka bir araçla baş başa gelselerdi buluşma noktasına; harika olurdu. Yoldayken Zehra’yla ailesinin ölümü hakkında konuşurdu. Zehra da onu sakinleştirecek ve bir nebze moral bulmasını sağlayacak bir şeyler söylemiş olurdu. Maalesef hiç umduğum gibi geçmeyen sahne beni biraz üzüverdi. Halit “aşk yasağı” koyuyor ama her göreve de onlarla gidiyor. Bence Halit’in bilinçaltı en büyük #ZehSer hayranı. Kıyafetlerinde yakaladıkları renk uyumuyla izlemesi keyifli bir tablo oluşturan #ZehSer’i dikilirken görmek bile güzel.

Aracın arka kapısını açan adam sayesinde daha kolay kaçmayı başaran Yıldırım’ı yakalama niyetiyle peşine düşen Serdar, Zehra ve Halit Başkan’ın aksiyona çok çabuk “entegre” olduklarını üstelik bunu yaparken karargahtakilerle de koordine olarak çalıştıklarını görmek güzeldi. Mevzu bahis aksiyon sahneleri olduğunda teknik desteği sağlayan Uzay ve Gürcan’ın geri plana atılmamaları detayını sevdiğimi söylemeliyim. Onları sıkı çalışmaları sayesinde bizim kaçağın tam olarak ne olduğunu bulmak çok kolay oldu ama onu almak düşündükleri kolay olmadı. Bu andan sonra Yıldırım’ın sabun gibi olduğunu düşünmeye başladım. Tam eline düştüğüne inandığında Yıldırım kayıp gidiveriyor.

Polis çevirmesini görünce babasının resminin o kasada ne işi olduğunu kendisine söyleyebilecek tek teröristi yani Yıldırım’ı elinden kaçırmadan yakalayacak galiba dedim ama işler hiç de düşündüğüm gibi gelişmedi. O ve diğerleri gelene kadar Yıldırım adamlarıyla birlikte Alman polislerini aşmanın bir yolunu bulmuştu bile. Onu korumaya gelen adamları kaçmak için kendine kalkan yapma konusunda hiç vakit kaybetmedi. Onun bu her durumda dört ayağının üstüne düşme becerisini ne yapacağız bilmiyorum ancak çatışmanın ortasına doğru koşarken Zehra’ya istemsizce kalkan olan Serdar’ın her şartta ve koşulda önceliği sevdiği kadını korumaya vermesine âşık oldum. Her ne kadar Zehra onun korumasına ihtiyacı olmadığını söyleyip bunu yapmasına kızıyor olsa da Serdar artık bunu istemsizce yapmaya başladığından kontrol edebildiği ya da durdurabildiği bir eylem olduğunu hiç sanmıyorum. Tehlike polisler tarafından bertaraf edildiğinde bile sevdiğine karşı korumacı olmaya devam etmesini sevdim. Biliyorum bu sahnede yaşanan aksiyondan ve arabasın a baktığında aradığını bulamadığı için Serdar’ın hissettiği hayal kırıklığından söz etmemi bekliyorsunuz ama bir #ZehSer fanı olarak Serdar’ın bu tatlılığına kalbimi bırakmaktan kendimi alamadım.

Göz Göre Göre Kaçırdılar Adamı

 

“Sakin olmaya çalış, tamam mı? Hepimiz sinirliyiz.

Evet, sinirli olmak bir işe yaramıyor çünkü. Neredeyse almıştık adamı.

Yine alacağız, Hiçbir yere kaçamaz. Kaçsa da alırız. Bunu o da biliyor. Yıldırım’ı neden hepimizden daha çok istediğini biliyorum. Ailenin intikamından geçen yol ondan geçtiği için.”

 

Zehra Serdar’ın öfkesinin dayanamayacağı bir noktaya yaklaşmak üzere olduğunun farkındaydı. Ailesinin ölümünü geri alamaz; Mete Başkan’ı diriltemezdi. Serdar’ın acısı yüreğinde baki olacaktı ama en azından bu acıyı tek başına yaşamak zorunda olmadığını gösterebilmek için yanında olmak istiyordu, Zehra. Çünkü bu acının da belirsizliklerin de yüreğinde sızı başının üstünde karabulut sırtında da kambur olduğunu net bir şekilde görebiliyordu. Ne diyordu şarkıda “sevenin halinden sevenler anlar, gel gör şu halimi, 1 teselli ver” mi? Zehra da sevdiği adamın halini görmüş yüreğindeki yangını anlamıştı. Ve şimdi de yanında olarak yaralarına teselli yüreğine de merhem olmaya niyetliydi.

 

“Her şey (…) bana verilip de tutulmayan söz için. Bilmiyorum belki de acısı daha taze bir çocuğu avutmak için söyledi o sözü.

Mete Başkan sözünün eriydi. Tutamayacağı sözler vermezdi o.

Tutmadı işte. Tutmadı. Annemi, babamı, kardeşimi…onları düşünmediğim bir gün bile geçmiyor, bir gece bile. Ve ben hala oradaki çocuğum hala oradayım.

Seni anlıyorum. Acının ne kadar tarifsiz olduğunu biliyorum.

Sağ ol. Birinin beni anlamasına sevindim.

Ben seni anlıyorum.”  

 

Yıldırım’ı ellerinden kaçırmalarının verdiği hezimet bugüne kadar kaybettiklerinin hiçbirine benzemiyordu. Yıldırım’ı kaybetmek Mete Başkan’ın katilini de ellerinden kaçırmaları anlamına geliyordu. Hele de Serdar açısından ailesinin ölümüyle ilgili bilgisi olan birini elinden kaçırmak bütün dünyanın yükünün tekrar omuzlarına yüklenmesi anlamına geliyordu. Alman İstihbaratı binasının önünde Halit Başkan Yıldırım’ı onlara vereceğini söylediğinde uzun zamandır acı çeken Serdar ilk defa rahatlamış; yüzü gülmüştü. Şimdi ise hayal kırıklığının ardından dalgalar halinde kıyılarına vuran acıyla tekrar yüzleşmek zorunda kalıyordu. Tek fark bu defa çok bitkin olan Serdar’ın savaşacak hiç gücünün kalmamış olmamasıydı. Umutsuzluk denizinin ortasında öyle kayboldu ki elinden gelenin en iyisini yaptığını bildiği halde ona babalık yapan Mete Başkan’ın ona verdiği sözü tutamayışına bile laf söyledi. Bunlar hissettiği çaresizliğin neden olduğu çırpınışlardı. Hiçbiri gerçek duygularını yansıtmıyordu. O da biliyordu aslında Mete Başkan’ın sözünü tutmak için elinden geleni yaptığını ama öyle bir zaman gelir ki suçlayacak birini ararız ya o da Mete’yi suçlayıverdi.

Zehra aslında Serdar’ın da çok iyi bildiği bir gerçeği söyleyerek onu bir suçlu aramaktan en önemlisi de öfkesinden vazgeçirmeye çalışıyordu. Çünkü ailesini yakan o yangının yüreğinde hala yanmaya devam ettiğini çok iyi biliyordu.  Ailesinin ölümüyle Serdar’ın kalbinde açılan o boşluğu zamanla nasıl doldurmayı başardıysa aynı şekilde hissettiği acıyı da dindirmeye çalışıyordu. Kafasının içindeki sesi ve kulaklarındaki uğultuyu susturmaya çalışıyordu. Benim çok iyi bildiğim bir gerçeği özümsüyordu. Başkan’ın ölümüyle kabuk bağlayan yaraları yeniden kanamaya başlayan hiç büyüme fırsatı bulamamış küçük bir çocuktu, Serdar. Serdar da Zehra’nın varlığının ona daima savaşma gücü ve neşe verdiğini biliyordu ama bu defa sevdiği kadının ışığını bile göremeyecek kadar karanlık ve puslu geçmişine saplanıp kalmıştı. O kuyudan nasıl çıkacağını hiç bilmiyordu ama istemsizce kendisine uzanacak bir eli bekliyordu.

Ben tam bunu düşünürken Zehra elini Serdar’ın omuzuna koyup “Seni anlıyorum. Acının ne kadar tarifsiz olduğunu biliyorum” deyince çığlık attığımı söylemeliyim. Senaristler iç sesimi duyuyorlarmış gibi hissediyorum çoğu zaman. Kendimi Alacakaranlık Kuşağında gibi hissediyorum. Bunun dışında onu anladığını söylediğinde samimi olduğunu bilen bir Serdar’ın olması beni memnun etti. Bazıları anladığını söyler bazıları ise gerçekten anlar. Serdar Zehra’nın söylediğinde samimi olduğunu biliyordu. Onu anlayan tek insan oymuş gibi geliyordu. Bu Serdar’ın kaçıncı kaybıydı ve bir insan ömrüne kaç kayıp sığdırıp delirmeden kalmayı başarabilirdi? Yalnız ailesinin ve Başkan’ın kaybından söz etmesi bir yana Ceren’den bir zamanlar sevdiği kadın olarak bahsetmesi birçok insanı kızdırmış ki nedenini de çok iyi anlayabiliyorum ama ona hiç âşık olmamış olsa da bir zamanlar ona evlenme teklif etmeyi düşünecek kadar seviyor olduğu da bir gerçek. “Bir zamanlar sevdiğin…” dediği için ben çok fazla tepki göstermedim. Aşk denilseydi tepkim daha farklı olurdu. Yalnız Serdar’ın tam da bu cümleyi söylediğinde dönüp ona bakması da manidar olmuş.

Ölümünden kısa bir süre önce Serdar’a emanet ettiği nane şekeri kutusunun sırrını açığa çıkaranın Zehra olmasını sevdim. Zira Zehra’nın hikâye içindeki önemini ve zekasını hala küçümseyen daha da ileriye götürüp ekipteki yerini gereksiz bulan toxic bir kitle mevcut. Halbuki Zehra eğitimini birincilikle tamamlayan ve daha ilk bölümde Başkan’ın karargahtaki işleyişi emanet ettiği kişiydi. Saha görevlerinde Serdar neyse karargâhtan operasyon yönetiminde de Zehra oydu ama belli ki insanlar zaman içinde bunu unutmuşlar. Sorun değil; ben hatırlatmak için varım. Zehra’nın varlığı önünü görebilmek için onun ışığına muhtaç olan Serdar için elzemdi. Zira ömrü hayatının en kötü gecesinin hatırlatıcısı olan anıyı Zehra’nın eline kendi rızasıyla vermesinin de bundan daha iyi bir açıklaması yoktu. Serdar’ın yaraları sadece Zehra için görünürdü çünkü Serdar yaralarını sadece Zehra’sına göstermeye cesaret edebiliyordu.

Sevgi De Pazarlık Olmaz

 

Belki de kimseyi sevmemek gerekiyor. Nasıl olsa çekip gidiyorlar.

Belki de gideceğini bile bile sevmek lazım.

Olan bana oluyor sonuçta.

Sevgi de pazarlık olmaz, Serdar. Kime ne olacağını bilemezsin.”

 

Çocukluğu diyebileceği adamın ölümünden sonra herkesin bir gün onu bırakıp gideceğini düşünmesi gayet normal bir tepkiydi. İnsanlar hayatına en olmayacak zamanda çıkmak için giriyorlarsa birini sevmenin ne anlamı var diyerek olumsuz düşüncelere kapılmak ve kimseyi sevmemeye karar vermek mümkün. Hiç kimseyi sevmezsen eğer kalbin de kırılmaz ama onu attıracak bir nedenin de olmaz. Göğüs kafesinin içine gelebilecek her türlü darbeden korunan kalbini aşktan da korursan o kalp sadece “kan pompalayan bir organ” olarak kalır ve onun adına da yaşamak değil; sadece nefes almak denir dedikten sonra bu diyalogda özellikle hoşuma giden iki ayrıntıdan bahsetmek istiyorum.

İlki “sana çok aşığım” demesini bile ona bir oyun oynandığında duyabildiğimiz Zehra’nın bu defa rolleri değiştirerek sevmeye yüreklendiren taraf olmasıydı. “Gideceğini bile bile sevmek” demek ne olursa olsun sevmekten vazgeçme demek olmuyor mu? Normalde aşkın gücüne inanan taraf Serdar oluyorken bu defa Zehra olması bana ilginç geldi. İkincisi de bu sahneyle birlikte aklıma gelen paralel sahneydi. Serdar’ı Zehra’ya olan aşkını itiraf etmesi konusunda zorlayan Ceren “asla mutlu olmazsınız” dediğinde “Aşk bu, pazarlığı olmaz” diyen taraf Serdar değil miydi? Aşktan ve Zehra’dan gelebilecek her şeye razı olduğunu şakayla karışık bir şekilde itiraf etmiş olmuştu. Şimdi ise yaşanan her şeyden sonra sevgiden umudunu kesen tarafın Serdar yüreği umut dolu olan tarafın ise Zehra olması garibime gitse de bu birbirlerini etkilediklerinin de kanıtıydı. Üstelik paralel sahneler üzerinden kurulan kontrastlara bayıldım. Özellikle de “Sevgide pazarlık olmaz” diyen Zehra’sına aşıkla uzun uzun bakan Serdar detayına kalbimi bıraktım.

 

“Bizimkiler…annem, babam ve kardeşim.”

 

Nane şekeri kutusundan çıkanları birlikte inceledikleri sahnede yüzleri bilgisayar ekranına dönük şekilde yan yana oturduklarını görünce aklıma Yıldırım’ı birlikte dinledikleri otel odasında birbirlerine nasıl baktıkları geldi. İzledikleri görüntüler Serdar’ın çocukluk travmasıyla ilişkili şeyler olmasaydılar aynı bakışmayı özellikle de aynı yakınlaşmayı burada da izlemek isterdim. Ancak mevzu bahis olan konu Serdar için hassas olduğundan pek romantik bekleyişler içine girmedim. Buna rağmen Zehra’ya aile fotoğraflarını gösterip öldürülen ailesini tanıttığı sahnede çok duygusal hatta sulu göz birine dönüşüverdim. Mete Başkan’ın araştırmalarıyla travmasının tetiklenme ihtimali yüksek olduğu için bu görüntüleri incelerken yanındaki kişinin Zehra olduğuna çok sevindim. Ondan başkasıyla bunu paylaşması hiç doğru olmazdı. Ailesinin resmini görünce insan Serdar’ın ne kaybettiğini daha net anlıyor. Belki de bir aile olarak birlikte çektirdikleri son fotoğrafa bakarken Serdar’ın küçüklüğünü gören Zehra’nın gülümsemesi çok güzeldi. Her kadın sevdiği adamın yüreğinde sakladığı küçük çocuğu görmek ister ama çok azı bunu Zehra gibi görmeyi başarır.

Bu sahnenin asıl amacı Serdar’ı ailesinin katiline yönlendirmek olmasaydı bu sahne #ZehSer çifti için anlamı büyük olurdu. Zehra’ya bakıp resimdekiler için “bizimkiler” dediğinde sevdiği kadını ailesiyle tanıştırıyor gibiydi. Zehra bu resmi başka koşullar altında görmüş olsaydı bu sahne #ZehSer açısından yüreğimizi ısıtan bir anı olurdu. Sahnenin romantizmiyle pamuk şekeri kadar yumuşak ve pespembe olan kalbimin anlattıklarını satırlarca yazabilirdim ancak öyle olmadı. Aksine Zehra onun çocukluk fotoğrafı hakkında tatlı bir yorum yapma ihtimali bile bulamadan ailesinin katilinin kim olduğuna dair resme geçtiler. Ama ben biliyorum Serdar’a ailesinin resmini tek bir insana gösterebilme imkânı tanınsaydı o insan şüphesiz Zehra olurdu. Zira kendisi hakkındaki her şeyi bilmesini istediği tek kadın oydu. Zehra’nın da çocukluk resmini gördükten sonra Serdar’ın yüzünde o küçük çocuğu görmeye çalışması çok hoştu. Özellikle de paniklemeye başlayan Serdar’a “birlikte bulacağız, ben senin yanındayım” demesi yüreğimi ısıtıverdi.

Serdar ailesinin katilinin daha dün kendi gözleriyle gördüğü adam olduğunu anlayınca zaten çıldırmıştı bir de bunun üstüne Yıldırım’a kaçması konusunda yardım edenin de o olduğunu duyunca çıldırdı. Düşünsenize ilkinde ailesinin yanarak ölmesine neden olan adam aradan yıllar geçtikten sonra bu defa da ikinci babasını öldüren adamın elinden kaçmasına yardım ediyordu. Böyle bir durumla karşılaşan herkes onun verdiği tepkileri verip delirirdi. Ailesine böyle bir kötülük yaparak onun çok küçük bir yaşta hem öksüz hem de yetim kalmasına neden olan Lukas çoktan ölmeyi hak ediyordu. Onun peşine düşmeyi ve onu bir hayvan gibi avlamak istemesini hiç garipsemedi. Bu cani tüm ailesini yaktığı anda insan gibi davranılma hakkını kaybetmişti ancak önünü ardını düşünmeden peşine düşmek istemesini doğru bulmadım. Serdar’ın ailesinin intikamını almaya sonuna kadar hakkı var ama bunu alabilmek için pervasızca hareket etmesi bölümün başında Serdar’la ilgili olarak içime doğan korkuda ne kadar haklı olduğumu gösteriyordu.

Alman İstihbaratı’nın engellerine rağmen Yıldırım’a yardım eden adamı tespit etmelerini sağlayan görüntüyü elde etme konusunda yeteneklerini konuşturan Gürcan’a hayran oldum. Birazcık da Gürcan’ı mı övsek acaba dedim?

 

İstifa Ediyorum…

 

Serdar ve Halit Başkan arasında geçen tartışmada elimden geldiğince taraf tutmadan konuyu 2 farklı bakış açısıyla değerlendirmeye çalıştım. Serdar geçmişte ailesinin katili olan şimdi de Mete Başkan’ın katiline yardım eden adamı almak istemekte haklı. Daha fazlasını bile istemeye hakkı var ama diğer açıdan bakılırsa Halit Başkan da haklıydı. Başka bir ülkenin İstihbaratçısını hem de kendi ülkesinde canının istediği gibi gidip alamazsın. Eğer yakalanırsan ülkeler arasında ucu savaşa kadar varabilecek diplomatik bir kriz çıkarırsın; yakalanmazsan da yaptığının hukuki ve ahlaki boyutunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalırsın. Mete Başkan’ın ölmeden önce kendine emanet etmiş olduğu ekipten hiç kimsenin intihar görevine gitmesine izin veremezdi. Herkes onları ölmüş olarak bilse de canları Halit Başkan’a zimmetliydi. Üstelik çıkabilecek diplomatik kriz de sadece ülkeler arasındaki ilişkiye değil; dolaylı da olsa ülkesinin Vatandaşlarına da zarar verebilirdi. Halit Başkan Lukas’ı alma fikrine değil; onu hukuk dışı yollardan almaya karşıydı. Aksi taktirde emrini çiğneyerek istifa eden birinin peşinden bütün ekibi göndermeye uğraşmazdı…

Keşke Serdar pervasızca davranacağına Halit Başkan’ın bir bildiği olduğuna güvenseydi. Onu bir intihar görevinde ölmekten korumaya çalıştığını anlayabilseydi. Halit Başkan’ın bu konudaki tutumu bana başka bir dizideki başka bir sözü anımsattı: “İki küçük çocuk intikam alacak diye ülkemi bölmelerine izin vermem”. Batuga söylerken bu söz ne kadar anlamlıysa Halit Başkan söylerken de o kadar anlamlıydı. Ancak Serdar söz dinlemeyip adamın peşinden gidince onu Alman İstihbaratına yem etmemek için bütün ekibi onun peşinden seferber etti. Eğer bu ekibin parçası olan hiç kimseyi umursamayan soğuk ve kuralcı 1 adam olsaydı istifa etmiş biri için tüm tehlikeleri de göze almazdı.

Onu her gün görebilmek ve daima yanında olacağından emin olabilmek için âşık olduğu halde duygularına karşılık vermeyen Zehra’nın yüzüne bakarak “istifa ediyorum” diyen Serdar yüzünden yaşadığı korku büyüktü. Aralarındaki duygusal ilişki Halit Başkan tarafından yakalanırsa Serdar’ı gönderirim ben de bir daha onun yüzünü asla göremem korkusuyla ona âşık olduğu halde duygularını görmezden gelmeyi tercih eden Zehra için istifa etmesi demesi aynı zamanda korktuğunun başına gelmesi yani Serdar’ı bir daha görememesi anlamına geliyordu. Serdar bunu sevdiği kadına nasıl yapabilirdi? Ayrıca yakalanırsa MİT mensubu olmadığını söyleyebilmek ülkesini de tehlikeye atmamak için istifa ederek bu operasyona çıkması kendini sonunun ölümle sonuçlanabileceği bir intihar görevine hazırladığı anlamına da gelmekteydi. Serdar onsuz bir ölümü nasıl düşünebilirdi? Ona bir şey olursa kendisinin de kanayacağı gerçeğini bilmiyor muydu? Serdar’ın düşünmeden aldığı bu kararın altında yatan acıyı en iyi o anlıyordu da bunun Zehra’yı da yaralayacağını Serdar nasıl göremiyordu işte Zehra en çok da bunları düşünmemesine içerliyor gibiydi.

 

 

Herkes bu sahneyi Zehra’nın kızı Yağmur’un kaçırıldığı zamanki sahnelerle kıyasladığından ben de bu kıyaslamayı yapayım dedim. Zehra’nın yaptığı Serdar’ın yaptığından çok da farklı değildi. Serdar zamanında kızı için düşmana teslim olmayı düşünen Zehra’ya nasıl karşı çıktıysa Zehra da bugün intihar görevine çıkmaya çalışan Serdar’ı aynı şekilde durdurmaya çalıştı. Yapmayı düşündüğü şeyin delice olduğunu anlatmaya çalıştı. Bu işte yalnız olmadığını yanında daima arkasını kollayacak bir ailesinin olduğunu anlasın istedi. Ancak Zehra nasıl ki zamanında Yağmur’u kaybetme korkusuyla duygusal hareket edip bu gerçekleri göremediyse Serdar da ailesinin katiline bu kadar yakın iken onu elinden kaçırmaktan korkuyordu. Sevdiğini kaybetme korkusuyla Serdar nasıl hapları değiştirdiyse Zehra da onu kaybetme korkusuyla polislerin dikkatini üstüne çekme riskini göze ala ala peşine düşüp silahını ateşledi ki bu sayede Serdar’ın peşindeki polislerin dikkatini dağıtıp kısa bir süreliğine de olsa onu kurtarmaya başarmış oldu. Yani bakacak olursak Zehra tam da Serdar’ın onun için yaptığını kendi kişiliğine yaraşır bir şekilde yapmış oldu…

Serdar’ın ucunda ölüm olduğunu bilerek ailesinin katili Lukas’ın peşine düşmeden önce Zehra’nın yüzünü son kez görebilmek için odasının kapısından kafasını uzatması detayına kalbimi bırakmış olsam da keşke odasına girip en azından saçlarını okşasaydı. Senaristlerimiz bize 15-20 saniyelik de olsa böyle sahneler neden yazmıyorlar inanın anlamıyorum. Odasına girip saçını okşarsa Zehra’ya olan aşkının onu gitmekten alıkoyacağını ailesinin ölümü için intikam istemekten vazgeçireceğini mi düşündü yoksa saçını okşayıp onu uyandırırsa gitmesine engel olmasından mı korktu bilmiyorum ama keşke odasına girdiğini ya da uzun bir süre onu izlediğini görebilseydik diyorum. Sonrası ise malum. Serdar Lukas’ın peşine düştü; tüm Alman polisleri de onun peşine. Zehra ve diğerleri onu koruyabilmek için Halit Başkan’ın emriyle ellerinden gelenin en iyisini yapmaya özen gösterdiler. Ailesinin katilini eline geçirmeyi başaran Serdar’ın can korkusuyla kendisine “Baban yaşıyor” demesiyle de bölüm sona erdi diyerek yazımı burada bitiriyorum. Önümüzdeki bölümün tam da bu noktadan başlayacağını düşündüğümden Lukas’la olan sahnelerinin fazla detayına girmeden haftaya kaldığım yerden devam etmeyi düşünüyorum diyerek geciken yazımı bitiriyorum…

 

Yazıdaki fotoğraflar için  @CatDoctor_ , @mickyyd777 , @banan_noor, @CaglarErtugru7 , @eadismylife‘a teşekkürler…

 

Göz atmanızı öneririz: Teşkilat Bölüm Yorumları

 

 

 

Noel Pazarları
AVRUPA – En Güzel Noel Pazarları
sığacık ada masalı
SIĞACIK SEFERİHİSAR – Ada Masalı’nın Çekildiği Yer, Nam-ı Diğer Kırlangıç Adası
Alaçatı Tatil
ALAÇATI – Sanki Ege’de bir Vaha
gezdim gördüm san diego
AMERİKA – San Diego
Mekanlar Tarifler
LONDRA – Londra’da Öğleden Sonra Çayı
künefe
Bir Değil İki Değil Çok Çeşitli Künefe
Kars ne yenir
KARS – Kars Yemekleri : Ne Yenir? Nerede Yenir?
Poldark
POLDARK – Korkunun, Umutsuzluğun ve Sevginin Derinliklerinde
Poldark
POLDARK – Eve Dönüş
liar yalancı
LIAR (Yalancı) – İki Taraf Tek Doğru
emily in paris
EMILY in PARIS – Paris’te bir Amerikalı
bergen
BERGEN – Bir Tek Şarkı Söylerken Utanmadım Ben
romantik komedi filmler
Latte Kıvamında Romantik Komedi Filmleri
Yarına Tek Bilet Elle Çekim
YARINA TEK BİLET – Belki de Karşılaşmalar Tesadüf Değil Kaderdir
BİZ BÖYLEYİZ – Olsaydı Nasıl Olurdu?
Deli Bayramı
DELİ BAYRAMI – Kim Akıllı Kim Deli, Nasıl Ayırt Etmeli?
evlat oyunu
EVLAT – Her Şey Çok Zor
übü hep übü
ÜBÜ HEP ÜBÜ – Übülük Müessesesi Üzerine
yaşamaya dair
YAŞAMAYA DAİR – Yaşamayı Ciddiye Alacaksın
Copy link
Powered by Social Snap