İzledim

TEŞKİLAT – İnsanın Kaderini Doğduğu Yer Şekillendirirmiş : Yapma Serdar

Teşkilat ile rakibi Yargı arasında rekabet devam ediyor.  Bu hafta Teşkilat AB’deki liderliğini kaptırsa da Total’de lider. 24. Bölüm reytingleri Total: 8,83 reyting ile zirvede,  AB’de 9,87 reyting ve ABC1’de 10,02 reyting ile 2.lik.    Bölüm değerlendirme yazısı konuk yazar Hande‘den. Keyifli okumalar…

 

Başı Belada

 

Bölüm kendinden önceki selefleri gibi bir önceki bölümün kaldığı noktadan yani kaybolduğu bir buçuk aylık sürede başına ne geldiğini açıkça gösteren videoyu başka bir kimlikle sızmış olduğu Moskova toplantısı sırasında öğrenen Serdar’ın sinirlerine hâkim olamayarak hem başına gelenleri bütün detaylarıyla öğrenebilmek hem de bu oyuna bir son verebilmek adına Yıldırım’ı kaçırmaya çalışmasıyla başladı. Serdar az önce gördüğü görüntülerin şaşkınlığını üstünden atabilmek için kendine biraz zaman tanımış olsaydı Yıldırım’ı kaçırmanın hem onun hayatını hem de bu operasyona birlikte katıldığı arkadaşlarının hayatını tehlikeye atabilecek çılgınca bir plan olduğunu anlayabilirdi ama burada söz konusu olan zihniyle bedeninin onun rızası dışında kullanılıyor olması olduğundan bu deliliğine anlayış gösterebilmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Tek başına böylesine çılgınca bir işe kalkışmasını anlayamasak da en azından rızasının olması gereken konularda özgür iradesinin elinden alınmış olunmasıyla empati kurabiliriz.

Serdar’ın verdiği bu ani karardan sonra kulağındaki iletişim aracını çıkartıp dönmesini bekleyen ekip arkadaşlarını yani Zehra ve Hulki’yi muğlakta bırakarak meraklandırması doğru bir hareket değildi. Ama Serdar’ın o anda doğruyu yanlışı düşünebilecek bir hali de yoktu. Kim bilir belki de onları bu işe dahil ederek başlarını belaya sokmak istemedi ya da onları bunun dışında tutarak gördüğü manzarayı onların da görmesini istemedi. Keza o görüntüleri izledikten sonra kim olsa vereceği ilk tepki Serdar’dan tedirgin olmak olacaktı. Ancak Serdar artık sadece ekip arkadaşı değil; bir aile oldukları gerçeğini unutuyor. Ki böyle bir durumda ondan tedirgin olmaktan ziyade ona destek olabilmek için ellerinden geleni yaparlardı. Ama Serdar izlediği görüntülerden sonra pek de düzgün düşünecek bir halde değildi. Bu arada da onun için endişelenen ve başının dertte olabileceğini düşünen ilk kişinin Zehra olması detayını sevdim. Serdar’ı o kadar iyi tanımış ki ondan ses gelmediği şu kısacık zamanda bile başının dertte olduğunu hemen anladı.

 

“Sesini çıkarırsan ölürsün.

Kimsin? Ne istiyorsun?

Benimle geleceksin.

Sebep?

Çünkü silahımı sana doğrulttum ve parmağım tetiğin üstünde.”

 

Sırtına silah dayayıp onu ölümle tehdit ettiği halde sanki Serdar’ın kim olduğunu bilmiyormuş gibi davranan Yıldırım benim de sinirlerimi bozdu. Bu adamın her türlü düşmanlığı yaptıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi masum bir iş adamıymış pozlarına bürünmesine sinir oluyorum. Daha az önce tüm ülkenin kaderini değiştirecek adam diye onun videosunu Şirketten insanlara izlettikten sonra yapma bari. Serdar Yıldırım’ın bu rahat tavırlarını görüp onu vurmak istemesin de ne yapsın. Kabul, Yıldırım’ı kaçırması ülkesini zora sokabilecek diplomatik bir krize neden olabilmesi açısından yanlış bir hamleydi ama en azından duygularına yenilip kafasına sıkmadı, bunun da bir kıymeti vardır…

Serdar ve Yıldırım’ın yüzleşme öncesi aralarındaki bu tutsak ve tutsak alan dinamiği bana çok ilginç geldi ki sanırım bu dinamiği böylesine ilginç kılan şey Gürkan ve Çağlar’ın oyunculuklarıydı. Onları izlerken kendimi Star Wars izler gibi hissettim. Serdar (Luke) Yıldırım (Darth Vader) da aralarında iyi ile kötünün hesaplaşmasını yaşıyorlarmış gibi. Ki onların durumunda zihniyle oynayıp Serdar’ı karanlık tarafa çekmeye çalıştığı düşünülecek olursa aklınıza daha çok henüz Darth Vader olmamış Anakin ile onu türlü hilelerle karanlık tarafa çeken Palpatine gelmesi daha doğal. Kafasındaki tetikleyici yüzünden karanlık tarafa çekilmesinin umarım önüne geçmeyi başarırlar diyorum ama benim özellikle Serdar’ın sahadaki operasyon yeteneğine ve kontrolü elinde tutma becerisine güvendiğimi söylemeliyim.

Serdar ne güzel döndüğünden beri kafasında olan cevaplanamamış soruların cevaplarını kendisinden alabilmek için onu dikkat bile çekmeden acil durum çıkışından çıkaracaktı ki Ceren onu görüp bir çuval inciri mahvetti. Ceren’in varlığı hele de uzayda kapladığı alan bile kahramanlar ekibinin aleyhine. Ceren’in o ikisini birlikte görene kadar Serdar’ın kusursuz şekilde işleyen planı köşeye sıkıştırılmasıyla son buldu. Neyse ki Zehra duruma tam zamanında müdahale etmiş oldu. Serdar ve Zehra arasındaki bu karşılıklı birbirlerini kurtarma durumuna bayılıyorum. Serdar Ariel’in İsrail’deki evinde çıkan çatışmada Zehra’nın hayatını kurtardığı andan beri Zehra’nın buna nasıl bir karşılık vereceğini çok merak ediyordum ki bu sahnedeki kurtarma girişimi sayesinde cevabımı almış oldum. Kendisine en çok ihtiyaç duyduğu anda koruyucu meleği gibi sisin içinde hayatını kurtarması çok güzel bir metafor olmuş. Onların birbiri için daima kahraman olduklarını izleyip de #ZehSer hayranı olmamak zor hatta imkânsız gibi bir şey aslında.

 

Kader mi Özgür İrade mi

Ona en çok ihtiyaç duyduğu anda sisin içinde hayatını kurtaran ama bindiği arabayı yakalamaya da gücü yetmeyen Zehra’nın krizin önüne geçemeyeceğini anlayınca hem Serdar’ın peşine takılması hem de Halit Başkan’ı olan biten hakkında bilgilendirmesi kaçınılmaz bir durumdu. Ki Zehra arabaya yetişebilseydi ve Yıldırım’la yüz yüze gelseydi ne olurdu hiç bilemiyorum. Kendisiyle bir partide tanışan Fadi’nin Zehra hakkında ne düşündüğü malumdu da ondan önce resmiyle ve sahte kimliğiyle tanıştığı hatta onu yakalayabilmek için küçücük kızının da peşine düştüğü kadınla yüz yüze gelmesinin nasıl bir yüzleşmeyle sonuçlanabileceğini doğrusu merak ediyordum. Neyse darısı sonraya…

Serdar her ne kadar kayıp olduğu bir buçuk ayda ona yapılanlardan ve sonrasında gördüğü kabuslardan Yıldırım’ı sorumlu tutsa da onu kaçırmak dışında delice bir hareket yapmadığını görmek içime su serpti. Arabayı gidecekleri konumun çok daha gerisinde bırakıp yola yayan olarak devam etmesi ve onun telefonuyla birlikte kendi telefonunu da atmış olması çok akıllıca alınmış iz kaybettirme yöntemleriydi. Sonuç olarak bulunmalarına engel olamadı ama o kadar kısa bir zamanda tek başına doğaçlama yaptığı düşünülecek olursa bence gayet başarılı bir performanstı.

 

“Belki de her şeyin başladığı yerdir orası.

Ne demek o? Her şeyin başladığı yer ne demek?

İnsanın kaderini doğduğu yer şekillendirirmiş. Seninki de öyle oldu belki de.

Bana bak, Yıldırım. Daha açık konuş yoksa diz kapağını patlatırım. (…) Ne yaptınız bana? Hatırlayamadığım bir buçuk ayda kafamın içine şeyler yaptınız. Kabuslar görüyorum sizin yüzünden. Konuş. Komik olan ne?

Bunu sorgulaman.

Neden sorgulamayayım?

Çünkü hiçbir işe yaramayacak. Beyninin içindeyim, Serdar.”

 

Yıldırım’ın ona yapılan hakkında gerçekleri öğrenmesinin bile ona olacakları değiştirmeye yetmeyeceğine yönelik yapmış olduğu özgür iradenin tamamen yok sayıldığı kadercilik örüntüsüyle Serdar’ın sonuna kadar savunmaktan asla vazgeçmeyeceği özgür iradenin gücü arasında girmiş oldukları bu çatışma bir felsefeci olarak çok ilgimi çekti. Özellikle de her insanın varış noktası olarak “kaderin” varlığına inanan ama o kadere giden yolu kendi irademizle tayin ettiğimize inanan biri olarak Serdar’ın Vatanseverliğini özgür iradesiyle Yıldırım’ın da zihin kontrolünü kaderle eş değer tuttukları felsefi tartışma üzerine saatlerce yazabilirim ama buraya benim felsefe yapışımı okumak adına değil; Teşkilat dizisi üzerine yapılan yorumları okumak için geldiğinizi biliyorum. O yüzden konudan çok sapmadan sadece kendi düşüncemi dile getirmek istiyorum. Bir insanın zihnini ele geçirip hareketlerini istediğin kadar kontrol et; o insanın kalbinden geçenleri ve canından çok değer verdiği prensiplerini değiştiremediğin sürece o insana asla sahip olamazsın. O yüzden Serdar’ın zihnini ne için programlamış olursa olsun Serdar’ın asla sahibi olamayacak.

Serdar Yıldırım’ın onun hakkında düşündüklerinden çok ama çok daha fazlası. Hastane odasından çıkacak gücü kendinde bulup ekiple birlikte operasyonlara katıldığından beri yaptığı her şeyi kendi özgür iradesiyle yaptı. Zehra ve Yağmur hayatlarını onun kendi iradesiyle almış olduğu kararlara ve gerçekleştirmiş olduğu eylemlere borçlular. En zayıf ve savunmasız olduğu anında kaçırılıp damarlarını hangi kimyasalla doldurmuş olursa olsunlar Serdar’ın gerçek bir Vatansever olduğu ve gerçekte kim olduğu gerçeğini asla değiştiremezler. Çünkü bir insana iradesinin dışında bir şeyler yaptırmak o insanın kim olduğunu değiştirmez. Bir insanı eylemlerinden sorumlu kılan şey kendi iradesiyle bu eylemleri yapmaya karar vermiş olmasıdır. Serdar’ın durumunda bu söz konusu olmadığından onun bir sorumluluğu olduğu söylenemez. O yüzden Serdar kendini hatırlayamadığı şeyler için sorumlu hissetmemeli.

Serdar ve Yıldırım ikilisinin karşılıklı oynadıkları sahnenin geriliminin sahneyi soluksuz izlememe neden olduğunu söylesem kimse abarttığımı düşünmez umarım. Yıldırım’ın bir zamanlar MİT tarafından eğitilmiş ve Mete Başkan’ın kanatları altında çalışmış olduğunu düşününce Serdar’da sevdiği kadın ölmeden önceki halini görmüş olabileceğini düşünüyorum. Ki hayatları arasındaki tek paralellik de bundan ibaret değil. Eğer Serdar Ceren’in bir hain olduğunu öğrendiğinde onu yok etmeyi istemek yerine ona olan aşkını Vatan sevgisinin önüne koysaydı şimdi Yıldırım olma yolunda ilerliyor olabilirdi. O yüzden belki de Yıldırım’ın onu seçmesinin tek nedeni Mete Başkan’ın canını yakmak istemesi değildir. Belki de hayatları arasında görmüş olduğu bu paralellik Serdar’ı onun için mükemmel aday haline getirmiştir. Gerçek neden her ne olursa olsun; Serdar’ın asla onun yolunda ilerlemeyecek kadar Vatan aşkıyla dolu olduğunu dile getirdiği sahneleri göğsüm kabararak izledim. Serdar’ın kafasına ne yapmış olursa olsunlar; yüreğini dolduran Vatan sevdasına el uzatamayacaklarını onun ağzından bir kez daha duymak içimi rahatlattı diyebilirim…

Onun üzerinden kurulmuş olan plana karşı koymak için Serdar’ın elinden gelen her şeyi yapacağına olan güvenim sonsuz ancak Yıldırım’ın “Sen bu ülkenin kaderini değiştireceksin” diyerek yaptığı yorumu sürekli tekrar etmesi de beni düşündürmüyor değil. Ülkenin kaderini değiştireceğine dair yaptığı vurgu ister istemez planladığı şeyin de çok büyük olduğunu düşündürtüyor. Doğru zamanda ülkenin geleceği için çok önemli bir insanın infazını ona yaptırması ya da darbe girişimindeki gibi Devlet Başkanı, Paşalarının ya da MİT yöneticilerinin hedef olduğunu düşünsenize.

 

Ben Sadece Ülkeme İtaat Ederim

 

Yıldırım’ın güç sandığı şeyin acımasızlık olduğunu ve onun sadece ülkesine itaat edecek bir Vatansever olduğunu söyleyerek Yıldırım’a ve Şirket’e kafa tuttuğu sahneyi keyifle seyrettim. Sondaj gemimiz Mavi Vatan’daki patlamada ölen Türk mühendislerin hesabını sorma detayına ise tek kelimeyle bayıldım. Onun zihnine bir şeyler yapabildi diye kendini Serdar’ın sahibi ilan etmekle Yıldırım fazla ileri gitti. Ben Serdar’ın yerinde olsaydım o bu sözleri söyledikten sonra onu en azından dizinden ya da bacağından vururdum. Böylece kendisine dev aynasından bakmayı bırakırdı.

Onun kadercilik anlayışını çürüten Serdar’ın felsefesinin derinliklerine girmeden dünyanın sahibi olmak gibi sahte bir mefhumun karşısına tek gerçeği yani duyguları koymuş olduğu repliklerinden birini bırakıp konuyu kapatıyorum:

 

“Benim babam, annem, kız kardeşim gözlerimin önünde yandı. Hissettiğim acı gerçekti. Lisede ilk kez âşık oldum. Aklımdan çıkmıyordu. Hissettiğim aşk gerçekti. Kuruma girdim. Irak’ta birlikte eğitim aldığım arkadaşım yanımda şehit düştü. Yıllar sonra ilk defa ağladım göz yaşlarım gerçekti. İhanete uğradım kırılan kalbim gerçekti. Ve siz dünyayı ve insanları yönetiyorsunuz, öyle mi? Dünyayı yönetmek bu 5 para etmez aşağılık yeri yönetmek ne için para için mi daha çok güç için mi? Gel seninle bir anlaşma yapalım. Bütün petrol yatakları sizin olsun; aşk sevgi bizim olsun. Bütün doğalgazlar sizin olsun kardeşlik bizim olsun. (…) Nasıl fikir?”

 

Gerçek güç Yıldırım’ın zannettiği gibi daha fazla paraya sahip olmak, dünyayı yönetmek ya da çok daha fazla güce sahip olmak değildir. Doğuştan gelen statüsünü kullanıp birazcık da hırs yaparak herkes bunlara erişebilir. Asıl güç yoldaki bütün akıl çeldirici maddi kazanımlara rağmen doğru bildiğin yoldan şaşmadan prensiplerinden ödün verme gafletine düşmeden ve yüreğindeki maneviyatını kaybetmeden insan kalabilmektir. Ne kadar çok paran ve gücün olursa olsun her insanın eylemlerini ve daha da önemlisi yüreklerinden geçenleri kontrol edemezsin. İnsan kalmayı başarabildiğinde de Yıldırım’ın o çok övdüğü gücünün senin üstünde hiçbir kudreti olmadığını anlarsın. Bu sayede dünyayı yönettikleri düşüncelerinin aslında egolarının bir dışa vurumundan ibaret olduğunu da öğrenmiş olursun. Dünyanın efendisi olduğunu düşünen her kimse gerçek olmayan bir mefhumla kendi kendini kandırıyor derim ben. Neyse ki Serdar hem ülkesiyle hem de gerçek bir Vatansever olmakla gurur duyan geleceği parlak bir MİT mensubu.

 

 

Ceren konusunun açılmasını hiç sevmediğinizi biliyorum ama Ceren’in kendi çıkarlarını koruyabilmek için Yıldırım’ı kurtarmanın peşindeyken aynı anda Zehra’nın yaşayıp yaşamamasını gerçekten önemsediği Serdar’ı sapasağlam bulabilmek için verdiği mücadele bana yeniden bu iki kadının aynı madalyonun zıt kutupları olduklarını düşündürttü. Zehra’nın Serdar için endişelenmesi ve onun için verdiği mücadelenin kıymetli olmasının dışında Ceren’le arasında mevcut olan bu kontrastın daha ön plana çıkarıldığı bir operasyonu izlemek isterdim. Serdar konusunda hangisinin sahada galip geleceğine daha fazla vurgu yapılarak gerçekleştirilebilecek bir operasyon çok daha heyecanlı olurdu. Şimdilik bilgi kaynağı olması açısından Ceren’le bağların kopmasını istemedikleri için Ceren ve Zehra’nın kozlarını paylaştıkları bir sahne izleyemedik ama ben ileride bu ikisinin kozlarını sahada paylaştığını izlemeyi çok isterim. Ki eğer bir gün birisi Ceren’in hakkından gelecekse o insanın Serdar olması gerektiği düşüncemden vazgeçtim; o kişi Zehra olmalı. Bu sayede kontrastlar ve semboller üzerinden çok güzel bir iyiyle kötü arasındaki savaş izlenebilirdi.

O olmadı belki ama Serdar için endişelenip ilerisini düşünmeden eve dalan Zehra izlediğime de sevindim. #ZehSer henüz sevgili olmayabilir ama şimdiden bir çift gibi davrandıkları kesin. Zehra’nın onun için endişelenmesi ve onu sapasağlam gördükten sonra tek başına hareket ettiği için ondan ayaküstü hesap sorması çiftlere özgü bir durumdu. Serdar’ın da Zehra’yı görür görmez ona yapılanları anlatması bu ilişkinin tamamlayıcısı niteliğindeydi. Eğer Hulki her zamanki gibi araya girmeseydi bakıştıkları sahnede aralarındaki çekim bütün İstanbul’u aydınlatmaya yeterdi.

Zehra ve Ceren arasında Serdar’ı bulmak üzerine oynanan zamana karşı yarış bir kenara Ceren’in Serdar’ı ondan önce bulup Yıldırım’ı kurtarmaya çalıştığı sahneden söz edecek olursam bölümün en saçma sahnesi onları gören görgü şahidinin düzgün bir Türkçeyle konuşuyor olması dışında -ki Rusya’nın ortasında Türkçe konuşan şahidi de nereden bulmuşlar- Yıldırım’ın içeride olduğunu bile bile Ceren’in hem dikkat etmelerini söylemesi hem de içeriye ateş etmeleriydi. Yıldırım’ın içeriden sapasağlam çıkacağının ya da ateşledikleri kurşunların ona isabet etmeyeceği konusunda kesin bir garanti mi vardı ki onun içeride olduğunu bile bile mekâna ateş etmeye başladılar anlamadım.

 

 

Serdar ve Zehra’nın karargâha döner dönmez Serdar’ın kayıp olduğu bir buçuk ayda başına neler geldiğini anlatan o videoyu Halit Başkan’a izletmelerine hiç şaşırmadım. Keza Halit Başkan bu karargâhta gerçekleşen her şeyden sorumlu olduğu gibi bu karargâhta çalışan her MİT mensubunun canlarından ve eylemlerinden de sorumlu. Onların üstü olması ona sadece ekibindekilere emir verme yetkisi değil; aynı zamanda onların sorumluluklarını da üstlenme görevini veriyor. O yüzden Serdar’ın karargahtaki bütün dinamikleri değiştirebilecek böylesine hassas bir bilgiyi hiç tereddüt etmeden onunla paylaşması çok önemliydi. Halit Başkan’ın videoyu izler izlemez bu defa videoyu izletmek de dahil bütün gerçekleri ekiple paylaşmayı seçmesi grup dinamikleri düşünüldüğünde atılacak en doğru adımdı.

Halit Başkan’ın videoyu tüm karargâha göstermeden önce odasında yaşanan hem fragmanın hem de bölümün en çarpıcı sahnelerinden de biri olan farazi vurulma sahnesinden hiç konuşmayacak mısın diye düşünenlerin içi rahat olsun. Sahneyi Serdar’ın durumundan ötürü kendini evde karantinaya almaya karar vermesinden sonra ona destek olmak için Halit’le konuşan Zehra sahnesiyle birlikte ele almayı daha doğru buldum. Kendisine verilecek olan görevi yerine getirmektense ölmeyi seçen Serdar’a verilen infaz görevinin Halit bile olabileceğini aralarında konuşup fikir alışverişi yaparken yüzünde beliren ani değişiklik ve silahına uzanarak Halit Başkan’ı iki kere vurması şok ediciydi.

Ben bu sahneyi fragmanda ilk gördüğümde bir kâbus olduğuna ve silkelenip kendine geldiğinde evindeki kanepede uyumuş olduğunu göreceğine emindim. Ancak senaristler beni çok şaşırtan bir ters köşe yapmış oldular. Bu uyku anında gördüğü bir kâbus değil; ayakta ve bilinci açıkken gördüğü bir gündüz düşüydü. Gerçi gündüz düşünün içeriği düşünülünce gündüz kâbusu demek daha doğru olur. Açıkçası bir kere izleyince de senaristlerin dehasına hayran olmamak elde değildi. Serdar’ın hiç tereddüt etmeden Halit Başkan’ı vurması benim düşündüğümden bile çok daha etkili bir sahnenin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştı. Bu sayede Serdar’ın kafasına yapılan şeyi öğrendiğinden beri içini kaplayan en büyük korkunun karargahtaki insanlara zarar vermek olduğunu da gözlerimizle görmüş olduk.

Serdar bunu rüyasında görmüş olsaydı muhtemelen ailesi olarak gördüğü karargâh ekibindeki arkadaşlarına karşı henüz farkında olmadığı bir zarar verme korkusu taşıdığını söylerdim. Kafasının içine yapılanlardan sonra yaşadığı travmanın etkisini de neler yapmaya muktedir olduğunu da görmezden gelerek bastırmaya çalışıyor derdim. Ancak Serdar karargahtaki insanlar için oluşturduğu tehdittin de yarattığı tehlikenin de farkında. Onun için bilinç düzeyine sonradan çıkabilecek gizli saklı bir zarar verme korkusu yok. Durumunun ciddiyetinin farkında olması kimseye zarar vermeden mevcut rahatsızlığının önüne geçmesini sağlayacak önlemler almasına imkân sağladığından iyi bir şey.

Bu sahneyle ilgili dikkatimi çeken önemli bir detayda Halit Başkan’ı kalbinden iki kere vurma konusunda hiç tereddüt etmeyen Serdar’ın kontrol altındayken bile karşısında dehşete düşmüş bir şekilde duran Zehra’yı vurma konusunda aynı kararlılığı gösterememesiydi. Zehra’yı vurup vurmama konusunda kendi içinde büyük bir savaş veriyor gibiydi. Halit Başkan’ı vurduğu sırada bir cerrah kadar stabil olan ellerinin Zehra’yı vurmayı planlarken daha kararsız olması hatta titremesi dikkat çekiyordu. Üstelik bu gündüz kabusunu tam da Zehra’yı vurma noktasında sonlandırması da Serdar için Zehra’yı vurma ihtimalinin bile düşünülemeyecek kadar korkunç olduğunu kanıtlıyordu. Ki gündüz düşü dahi olsa çok sevdiği bir insanın korkarak gözlerinin içine bakması Serdar için dayanılması imkânsız bir travmaydı. O haldeyken bile onu vurmaya tereddüt etmesi aşkının büyüklüğünü anlatmıyorsa başka ne anlatabilir bilmiyorum.

 

 

Serdar’ın hissettiği utancın ve ailesi gördüğü insanların canlarını tehlikeye atma korkusunun altında ezildiğini gören Zehra’nın ona elinden geldiğince yardım edebilmek ve varlığıyla ona umut ışığı olabilmek adına Başkan’dan yanına gitmek için izin isteği sahne bölümün en anlamlı anlarından biriydi. Özellikle de bu süreçte neden Serdar’ın yanında olmak istediğini söylerken istemeden ağzından kaçırdığı o üç kelime çok kıymetliydi. Serdar’ın herkesten çok onun varlığına ihtiyaç duyduğunu bilmesi aralarındaki duygusal bağın kuvvetini göstermekle birlikte hem Halit Başkan’ın dikkatini çekmelerine hem de Zehra’nın ekipten ayrılacağını öğrendiği 17. bölümdeki “sana ihtiyacım…ihtiyacımız var” repliğiyle paralellik taşıyan bir sahnenin de doğmasına neden oldu. Serdar’ın kendi ağzıyla ona ihtiyacı olduğu gerçeğini istemeden de olsa dil sürçmesi yoluyla itiraf etmesi bir yana Zehra’nın da bu gerçeği bildiğini kendi ağzıyla ve Serdar’da da olduğu gibi dil sürçmesi yoluyla tasdiklemesi bölümün en keyifli #ZehSer anlarından biriydi bence.   

 

“Zehra, Serdar’a olan bu ilginin özel bir neden yok, değil mi?

Anlamadım, Başkanım.

Beni anladığını düşünüyorum.

Anladım ama eminim olmak istedim açıkçası.

Emin mi olmak istedin yoksa makul bir cevap için zaman mı kazanmak istedin?

Ben duygularımdan bahsettiğinizi düşünüyorum.

Evet, bu kadar karmaşanın içerisinde bu çatı altında böyle bir şeye izin vermeyeceğimi çok iyi bilirsin bence.

İçiniz rahat olsun, Başkanım. Biz sadece arkadaşız.

Umarım öyledir. Çünkü ikinizi de yalan makinesine bağlı olarak görmek beni üzer.”

 

Önceki hafta tek bir bakışıyla aralarında duygusal anlamda bir şeyler olduğunu anlayan Ceren’den sonra karargâh ekibinde de artık birbirlerine olan bakışlarından şüphelenen biri olur diye düşünmüştüm ama aklımdaki kişi katiyen Halit Başkan değildi. Kurumdaki mevcut politika dolayısıyla ortalık bu kadar karışırken ekip içi duygusal yakınlaşma konularına sert bir dille karşı çıkacağını bildiğim Halit Başkan öğrenmesini ya da anlamasını istediğim son insandı. Serdar’ın onlar için tehdit oluşturduğunu bildiği halde ölümü göze alarak onun yanında olmak isteyen Zehra’nın bu hal ve tavırları Halit Başkan gibi tecrübeli bir Başkan’ın gözünden kaçmadı tabi ki. Zehra’nın kendini bu kadar açık etmişken Başkan’ın ne söylemeye çalıştığını anlamazdan gelerek ya da konunun üstünü kapamasını sağlayacak makul bir cevap bulana kadar oyalamayla kurtulamayacağı da belliydi. Görmezden gelme ve konuyu değiştirme iyi birer savunma mekanizması da karşısındaki insanın saha deneyimi Zehra’nın yaşı kadar vardır diye düşünüyorum.

Zehra her operasyon sürecinde ne kadar iyi bir MİT mensubu olduğunu kanıtlıyor ama yalan söylemek konusunda hiç iyi olmadığını söylemeliyim. Söz konusu hiç beklemediği bir anda duyguları hakkında kendisine yöneltilen kişisel bir soru özellikle de Serdar hakkındaki bir soru olduğunda resmen afalladı. Zehra’nın duygularını gizleyebilmek için bilinen en klasik yöntemleri kullanması acaba duygularının birisi tarafından fark edilmesine afalladığı için mi yoksa Halit Başkan’ın böylesine kişisel bir soru sormasını hiç beklemediği için mi bilmiyorum ama “biz sadece arkadaşız” yalanından çok daha iyi bir yalan bulabilirdi bence. Eski çağlardan beri kullanılan ve artık magazinin ağzına düşmüş amatör bir yalandan çok daha iyisini bulabilecek kapasiteye sahip olduğunu düşünmüştüm. Biraz hayal kırıklığına uğradım. “Mervelere ders çalışmaya gitmeden” sonra bilinen en eski yalanı kullanmasını Halit Başkan’a daha önce hiç yalan söylememiş olmasına ve bu konuda gafil avlanmasına bağlıyorum. Umarım ileride daha iyi yalanlar bulur.

Türk Milletinin, Devletinin ve Hükümetinin milli çıkarları doğrultusunda dünyanın çok çeşitli yerlerinde operasyonlar düzenleyen bir avuç MİT mensubunun operasyonlarını anlatan bir dizi olduğunu biliyorum ama ne kadar iyi eğitimli olursa olsunlar; insanlığın olduğu yerde “insani” faktörden ve duygulardan bahsetmemek imkânsız. Operasyonların hassasiyetini düşünerek Halit Başkan’ın neden birbirlerinden uzak durmalarını istediğini anlıyorum ve buna saygı da duyuyorum. Ama şu kısacık zaman diliminde başlarına gelmedik şey kalmayan bu iki insan da herkes gibi mutlu olmayı hak ediyorlar. Seni ölümü göze alacak kadar seven birini bulduğunda duygularına karşı koyman çok zordur. O yüzden #ZehSer’in eline böyle bir şans geçmişken hiçbir şey yaşayamadan bu duyguyu heba etmelerini istemem. 

 

Benden Hoşlanıyor Musun?

 

Serdar’ın ailesinin resmine bakarken o odayı aydınlatan cılız bir ışıktan başka hiçbir aydınlığın olmaması ve odanın Serdar’ın ruh halini yansıtır cinsten karanlık olması özellikle de ışığın sadece aile resmine düşmesi fazlasıyla hoştu. Serdar’ın gözlerinin önünde yanarak can veren ailesinin resmini okşayarak kendisine iradesi dışında yaptıracakları şey için endişelenirken kapısını Zehra’nın çalması adeta kurtarıcı nitelikte oldu diyebilirim. Elinde kahveyle Zehra’yı görünce yüzünde beliren o kocaman gülümsemeyle bir anda kararan dünyası anında aydınlandı diyebilirim. Zehra Serdar için umut ışığı diye boşuna demiyorum. Kendisini ne kadar kötü hissederse hissetsin ya da ne kadar öfkeli olursa olsun; Zehra’yı gördüğü anda kafasının içindeki bütün kara bulutlar kısa bir süreliğine de olsa eriyip gidiyorlar.

Serdar’ın hissettiği duygulardan ve yaşadığı hayal kırıklıklarından konuşmamak için alaycılığının ardına saklanan biri olduğunu şimdiye kadar herkes öğrenmiştir herhalde. “Gizli emri bekleyeceğim” demesi de aslında bu yüzden. Serdar bu cümleyi durumu ciddiye almadığı için değil; aksine ciddiye alıp yapabileceklerinden korktuğu için söyledi. Ancak onun korkularına rağmen kendisine bu karanlık çukurdan çıkma konusunda umut ışığı veren ve ondan asla vazgeçmeyeceğini açık bir dille ifade Zehra’nın varlığı tek başına tüm bu korkuları dağıtmaya yetti. Serdar ucunda Zehra’ya zarar verme tehlikesinin olduğunu bile bile ona en çok ihtiyacı olduğu zamanda Zehra’nın yanında olması onu hem çok mutlu etti hem de Zehra’nın bu riski neden göze aldığını bizzat onun ağzından duyma isteğini cezbetti. Ayrıca en zor zamanında yanında olması yetmiyormuş gibi kafasının içine bu kötülüğü yapanları bulma konusunda elinden geldiğince ona yardım edeceğini söylemesi de Serdar’ın duygusal anlamda umutlanmasına neden oldu…

 

“Neden yapıyorsun bunları?

Benim için kıymetlisin.

Senin için?

Bizim için…ülkemiz için.

Hoşlanıyor musun benden, Zehra?

Senin için ölüyorum.”

 

Ailesi gözlerinin önünde yanarak can verdikten sonraki hayatında Mete Başkan dışında başka hiçbir insanla gerçek anlamda bir yakınlık kurmadan sürdürmüş yalnız bir adam olarak onu düşünen birilerin varlığına pek alışkın olmayan Serdar’ın tehlikeyi göze alarak yanında olmayı seçen Zehra’yı ve ondan vazgeçmemesinin altında yatan nedenleri sorgulaması gayet normal bir durumdu. Ki benim için de bu sahneyi anlamlı kılan şey Zehra’nın sadece eylemleriyle değil; aynı zamanda kendi ağzıyla da Serdar’ın onun için “kıymetli” olduğunu itiraf etmesinden ibaret bir şey değildi. Zehra’nın Halit Başkan’ın yanında yaptığı gibi düşünmeden “Benim için kıymetlisin” sözünü söylemesi ve bu sözün başka anlamlara çekilebileceğini Serdar’ın değişen mimiklerinden anlayıp değiştirmeye çalışması 17. bölümde ona “sana ihtiyacım…ihtiyacımız var” dediği sahneyle paralellik taşıması dolayısıyla mükemmeldi. Zehra’nın cevabını değiştirdikten sonra utanıp Serdar’ın yüzüne bakmamak için elinden geldiğince çabalaması ve Serdar’ın bunu fark etmesi bizi Zehra’nın ondan hoşlanıp hoşlanmadığı sorusunu sorduğu o muhteşem ana -favorim- getirmiş oldu.

Zehra’nın ondan hoşlanıyor olma ihtimaliyle mutlu olan Serdar’ın yüzündeki o kocaman gülümsemenin dışında bu sahnede dile getirdiği “Hoşlanıyor musun benden, Zehra?” cümlesinin hastanede gözünü açtığından beri Zehra’ya karşı sürekli kullandığı bir cümle olduğundan birçok bölümle birçok paralellik taşıyan mükemmel bir sahneydi. Serdar hafıza kaybıyla ekibe döndüğünden beri zeki ve güzel oluşundan çok etkilendiği Zehra’nın da onun için aynı hisleri beslediğinden emin olmak istercesine bu soruyu kaç kere kendisine yönelttiğinin neredeyse sayısını unuttum. Ama hastane odasında Zehra’yla ilk karşılıklı konuştuğunda aralarındaki bu gerilimi birbirlerinden hoşlanmış olmalarına bağlayan Serdar’ın bu cümlesinin özellikle yirminci bölümde Ceren konusu açıldığında Zehra’nın ondan hoşlandığı için Ceren’i kıskandığını ima ederek konuyu onun nasıl erkeklerden hoşlandığına getirmesiyle yirmi ikinci bölümde de Yağmur’u en az onun kadar merak ettiğini zira Zehra’nın onun için değerli olduğunu Ceren’in mekanının önünde Zehra’nın direkt yüzüne karşı söylemesiyle paralellik taşıdığını düşünüyorum. Senaristleri bu konuda tebrik ederim.

Zehra “senin için ölüyorum” diyerek hislerinin üstünü örtmeye çalıştı ama bu şakaya vurma durumu istediği etkiyi yaratmadı. Doğrusu burada olduğuma göre senin için senin elinden ölmeyi bile göze alıyorum demek olmalıydı…

 

 

“Ne yapalım biliyor musun? Bir banka soyup Meksika’ya kaçalım. Ne dersin?

Arabayı ben kullanırım.

Bir sahil kasabasına yerleşiriz.

Balık tutarım.

Sakin bir hayatımız olur.

Yağmur’u da alırız.

Lütfen.

Bu fikri sevdim.”

 

İlk bakıldığında Zehra’nın banka soyup Meksika’ya kaçma planı da bir sahil kasabasına yerleşme planı da abartılı bir aksiyon filminin son sahnesindeki ajanların yapacağı türden bir şeye benziyor ama tüm dünya karşılarındayken beraber sakin ve huzurlu bir hayat sürebilecekleri planı onların itiraf etmek isteyebileceklerinden çok daha gerçekti.  Bonnie ve Clyde olmakla başlayan gerçekdışı hayalin ucunun bir sahil kasabasında Yağmur’la birlikte sakin bir hayat yaşamaya dönüşmesi fantezilerden gerçekliğe hızlı bir geçişti. Vatanına hizmet etmekten ve bu bayrak dalgalansın diye canlarını her gün tehlikeye atmaya gönüllü Vatanseverler bile mutlu ve huzurlu bir hayatın hayalini kurabilirler. Durumunun giderek içinden çıkılmaz hale geldiğini düşünen Serdar için de her zaman özlemini çektiği gibi bir ailenin parçası olmak yani Zehra ve Yağmur’la kurabileceği ailenin bir parçası olmak nefes almasına yardımcı olan umuttu.

Fantezilerden gerçek dileklerine yani sakin bir kasabada birlikte bir aile olmaya geçtiklerinde birbirlerinin gözlerinin içine o kadar uzun süre bakıp hiçbir şey yapmadan durdular ki Serdar gözlerini onun gözlerinden ayırıp dudaklarına doğru bakmaya başlayınca Zehra bilerek anın büyüsünü bozdu. Halit Başkan’ın uyarısını hatırlamışçasına parmak şaklatıp Serdar’ı da bu güzel hayalden uyandırmış oldu. Halbuki Serdar’a kalsa o bir süre daha anın içinde kalırdı.        

Gürcan’ın kaçırılmasıyla ilgili göndermiş olduğu dosyaları incelerken elleri birbirine değen Serdar ve Zehra’nın ruh hallerinin bir yorumunu yapmaya geçelim. Bu sahneyi izleyince aklıma 19. bölümde Ariel’in elinden kurtarılıp ekibe döndüğünde kafasına yapılanlarda ötürü TSSB yaşayan Serdar tarafından kolu bükülen Zehra sahnesi geldi. Ona zarar verdiği için kendisini kötü hisseden ve bileklerine mesaj yapan Serdar ile Zehra arasındaki temas aralarındaki elektriği göz önüne seriyordu ama bu defa bilgisayardaki dosyaları incelerken ellerinin istemsizce birbirine değmesi ve Serdar’ın bilerek Zehra’nın elini avucunun içine alıp parmaklarını okşaması resmen yangına sebep oluyordu…

 

twitter

Ortalığı Karıştırmaya Geldim

Ezgi’yi gerçekten çok seviyorum ama Ceren’e özellikle de bu bölümdeki gibi büyülü bir #ZehSer anında istenmediği yere çat kapı çıkıp geldiğinde kendisine sinir oluyorum. Daha fazla #ZehSer izlemek varken neden onu izleyip onu yorumluyoruz diyorsanız çok haklısınız. Geçen hafta ona niyeti bu olmasa da Serdar’ın Zehra’ya olan aşkını yüksek sesle söylemesine aracı olduğu için yazımda yer vermiştim. Açıkçası Serdar’ın onu yüzüne baka baka Zehra’sının ne kadar zeki ve güzel bir kadın olduğunu övmesine ve ondan mükemmel kadın olarak bahsetmesine doyamadım. Bu haftaki bölümde ise Moskova’daki toplantıda kimliğinin ifşa olup olmadığını öğrenmek için gelmişken Zehra’nın orada olduğunu anladığı için kalmaya karar veren gıcık Ceren’in fark etmeden yaptığı 2 şeyden söz edeceğim…

Aşkın zıddının umursamama olduğu hususunda ona katılıyorum ama Serdar’ın ondan nefret etme nedeninin hala ona âşık olduğundan kaynaklandığı düşüncesine katılmıyorum. Üstelik Serdar’ın Ceren’e olan nefreti baki ama bu nefretin dozu gerçekleri öğrendiği zamanki kadar yoğun değil. Eğer Serdar ondan hala Ceren’in düşündüğü kadar nefret ediyor olsaydı onunla birlikte çalışmaya asla göz yummazdı. Halbuki onu görmediği ya da ona işi düşmediği zamanlarda Ceren Serdar’ın aklına bile gelmiyor. Eğer kalbinde gerçekten bir yeri olsaydı Zehra kalbine böylesine nüfus edemezdi. Anlayacağınız Serdar’la yeniden sevgili olabileceklerini söylemesi ve geçmişte kalan ilişkilerine dair anıları dile getirmesi Zehra’nın kıskanmasına değil; aksine Serdar’ın tereddütsüz bir şekilde ona takındığı tavrı sayesinde bu ilişkinin ikinci bir şansı olmayacağını anladı. Serdar’ın ona karşı tavrını ortaya koyması çok güzeldi.

Burada Ceren’in söylediği iki şeyden söz edeceğimi söylemiştim ya ikincisi de Serdar’ın ona yaptığı Zehra’yla ilgili aşk itirafını dile getirmesiydi. Serdar’ın ona Zehra’ya âşık olduğunu itiraf etmiş olduğunu hatırlatarak ne elde etmeyi umuyordu bilmiyorum. Ama Serdar’ın onunla ilgili böyle bir şey söylemiş olmasında Zehra’yı üzecek ya da rahatsız edecek türden bir olumsuzluk görmeyi ben başaramadım. Bu olsa olsa Serdar’ın kendisine karşı hisleri olduğunu öğrenmesini sağlar ki Zehra da aynı şeyleri hissettiğine göre bu itiraf sadece #ZehSer’e bir başlangıç temeli sağlar. Ki Ceren’in dediğinin aksine Serdar için doğru insan Zehra. Çünkü onların birbirlerine çok ama çok ihtiyaçları var…

 

Yalnız Ceren’in bir zamanlar onu sevdiğini, özlediğini, birlikte sinemaya gidip ona şiirler okuduğu zamanlardan söz ederken kapının öteki ucunda Zehra’nın yüzünün aldığı halleri ve devamlı değişen mimiklerini izlemek eğlenceliydi. Özellikle de Serdar’ın ona âşık olduğunu kendine itiraf ettiğini söylediği anda Zehra’nın dikkat kesilmesi bayıldım.    Zehra itiraf edemiyor ama Ceren’i sevmemesinin büyük bir kısmı Serdar’ı kıskanmasından kaynaklanıyor. Oysa ki ortada onu kıskanmasını gerektirecek bir durum yok. Serdar’ın konuşma sırasında ellerini kimi zaman beline koyup kimi zaman da arkada birleştirmesi vücut dili olarak Ceren’le bu konuları konuşmaktan rahatsız olduğunu kanıtlıyor. Serdar’da değil aşk Ceren’e karşı herhangi bir duygu kırıntısı bile kalmamış. Ceren kendi kendini rezil etti aslında. Ama ben özellikle aşk itirafı ortaya çıktığında Zehra duymasın diye konu değiştirmeye çalışan Serdar’ı çok sevdim. Zehra’nın adını bir daha ağzına almaması konusunda Ceren’i sert bir dille ikaz eden Serdar’a ise deli gibi âşık oldum.

 

“Senin burada olduğunu anladı.

Burnu her kokuyu alır onun.

Takılmadın, değil mi dediklerine?

Uzun uzun öpüşmenize mi? Yok, o zamanlar aşıktın ona.

Bilerek yapıyor. Aramızda bir şey var sanıyor o yüzden. Ben ona sana âşık olduğumu söyledim gıcık olsun diye.

Gıcık olsun diye söylemişsin.”  

 

Serdar’ın inkâr etmiş olsa da aşk itirafını Zehra’nın duymuş olmasından tedirgin bir şekilde enkaz tespiti yapmaya çalıştığı sahnedeki diyaloglarına bayıldım. Hoşlanma muhabbetinden sonra en çok hoşuma giden diyaloglar bunlar olabilir. Zira #ZehSer ilişkisinde iki tarafında takındığı genel tavrı çok iyi bir şekilde özetliyordu. Serdar “Takılmadın değil mi?” derken Ceren’in Zehra hakkındaki söylediklerini en önemlisi de kendisinin Zehra’ya âşık olduğunu itiraf etmesi hakkında söylediklerini kast ediyordu. Belli ki Serdar aşkının öznesi olan insanın karşısında sonuna kadar inkâr üslubunu seçecekmiş gibi görünüyor. Ama Zehra’nın takıldığı uzun uzun öpüşmeleri söz öbeği oldu. Bunun önemli olmadığını söyledi ama sesindeki vurgu ve yüzündeki ifade tam tersini söylüyordu. Bu sahneyi görünce ben Serdar’a onu Ceren’den kıskandığı konusunda hak verdim. O kadar cümle içinde gitti fiziksel temas kısmına takıldı.

Zehra’nın az önce duyduğu aşk itirafını ciddiye almaması hatta unutması için onu olduğundan daha değersiz kılma çabası sırasında Serdar resmen cambazlık yaptı desem abartmış olmam. “Aramızda bir şey yok ama o var sanıyor” mesajını Zehra’nın zihnine ve bilinçaltına yerleştirebilmek için elinden geleni yaptı. Ceren’e söylediği şeyi Zehra’ya da tekrar etmesinin başka bir açıklaması yoktu. Aşk itirafının aslında sırf onu gıcık edebilmek için söylenmiş bir şey olduğuna kendi gibi Zehra’yı da inandırmaya çalıştı. Ama vücut diliyle birlikte cümleyi özgüvensiz ve tedirgin olmuş bir şekilde ifade etmesi Serdar’ın bu söylediğine kendisinin bile inanmadığını gösteriyordu ki Zehra’nın da yüzünde kocaman bir gülümsemeyle “Gıcık olsun diye söylemişsin” tonlaması bana Serdar’a hiç inanamadığını gösterdi. Ki Zehra’nın bakışlarındaki muzipliğin karşısında Serdar’ın “anladı” der gibi sergilediği utangaç bakışı çok sevimliydi.

 

Almanya’ya Gidiyoruz, Emredersiniz

 

Serdar’ın kayıp olduğu dönemde Gürcan’ın bulunmasıyla ilişkili olabileceğini düşündüğü insanlarla ilgili büyük bir itinayla hazırlamış olduğu dosyanın üzerinden geçerek Serdar’a tanıdık gelen bir yüz bulma konusunda ellerindeki tüm imkanları zorlayan #ZehSer çifti bu kararlılıklarının ödülünü izledikleri videodaki adamın kimliğini tespit ederek almış oldular. Videoyu izledikten sonra Serdar’ın başına gelenleri hatırlamamasına hatta hatırlamak istememesine hiç şaşırmadım. Ona bunu yapanın kimliğini tespit ettiklerinde adamın Sovyet Döneminde aktif bir nörolog olmasını garipsemedim. Aksiyon filmlerinin olmazsa olmaz kötü adamları ya Nazi bilim adamlarıdır ya da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla göç edenler. Nerede zihin kontrolü gibi Fringe bir durum varsa orada bu adamların çatlak fikirleri vardır ki Serdar’ın kendisine söylenen “İnsanın kaderi doğduğu yerde şekillenirmiş” sözünü nihayet anlamasına sevindim.

Serdar ve Zehra’nın mükemmel çift olarak havalimanından çıkma sahnelerinin güzelliğine bayılan tek kişi değilim.  Zehra’nın beresiyle uyumlu siyah kazağı ve şık montu… Ben bu kadının operasyonlarda giydiği kıyafetlerin tarzına bayılıyorum. Deniz çok güzel ve alımlı bir kadın. Ben genelde oyunculuğuna bakıyorum ama Çağlar da çok yakışıklı.

Hedefleri olan doktoru Almanya’daki çalıştığı klinikten alıp Serdar’ın kafasına her ne yaptıysa onu düzeltmesi için kaçırma planlarında öyle anlatılabilecek ya da üstüne yorum yapılabilecek çok bir şey yoktu aslında. Klinik girişinde Zehra’nın çaldığı doktor kimliğini el çabukluğuyla Serdar’a vermesine, Serdar’ın doktor önlüğü içindeki görünüşüne ve doktorun randevularından sorumlu kızla flört ederken aynı anda Zehra’yla da kulaklıktan flört etmesine bayıldım. Doktorun kimliğini kimseye çaktırmadan elden ele aktarmaları sahnesi bana çok sevdiğim bir film serisini anımsattı: Sihirbazlar Çetesi. Özellikle de ikinci filmdeki iskambil saklama sahnesini. Zehra ve Serdar’ın bu baş başa çıktıkları operasyonlarda plan yapışlarını ve aksiyona girmelerini izlemeye bayılıyorum. Çünkü birbirlerinin yanındayken çok doğallar. İki insan gibi değil de aynı insanın iki ayrı uzvuymuş gibi uyum içinde hareket ediyorlar. Aradıkları adamın hastanede olduğundan emin olmak için ondan randevu almaya gelmiş gibi davranmak mükemmel bir “cover-story”.

Serdar’ın kendini dünyadaki en yakışıklı adam sanmasına Zehra zaman zaman laf ediyor ama doktor önlüğü içinde ne kadar iyi göründüğü gerçeğini o bile inkâr edemez. Ki Zehra laf ediyor deyince aklıma sezonun ilk bölümündeki hastane konuşması geldi. Hafızasını kaybetmişken bile “aynada kendime şöyle bir baktım da. Sakallarımı kessem birçok kadının benden hoşlanmaması için hiçbir neden yok” gibi kendini beğenmiş birtakım cümleler kurmuştu. Ki Zehra on yedinci bölümde bu kocaman egosuyla nasıl baş ettiğini sorduğunda da bol bol spor yaptığını söylemişti. Anlayacağınız #ZehSer çifti arasında yapılan konuşmaların belli bir kesiminde ortak tema Serdar’ın yakışıklılığı ve bu özellikle biz kadın izleyiciler için üzerinde durulması gayet önemli ama şimdi hiç yeri olmayan bir konu. Sadece yakışıklılığına ve bunun farkında olmasına küçük bir vurgu yapmak istedim. Zira yakışıklılığının farkında olduğu ve buna güvenerek hedefine ulaşma konusunda flört yöntemini kullanan Serdar’ı ekran başında izlemek çok keyifliydi. Adam da haklı aslında. Bugüne kadar Serdar’ın o mavi gözlerine bakıp da ona hayır diyebilen bir kadın da çıkmadı.

 

“Çok ısrarcısın gerçekten.

Öyleyimdir.”

 

Biri bana bunu açıklayabilir mi acaba? İki MİT mensubu ölüm kalım riski olan ciddi bir operasyonun ortasındayken ve klinikten bir profesör kaçırma girişiminde bulunurken nasıl olur da aynı anda flörtleşmeye de zaman bulabilirler? Zira bu sorunun bendeki tek cevabı onların #ZehSer olduğu gerçeği. Bu kelimelere ilk bakıldığında hiçbir önemleri yokmuş gibi görünüyor ama dikkatli bakıldığında bunun Serdar ve Zehra’nın kulaklık flörtleşmesi olduğu anlaşılıyor. İlkinde Zehra Serdar’ın flörtleşme yeteneğine dair bir yorum yaparken ki Serdar’ın “öyleyim” cevabı senin de haberin olsun şeklinde bilgilendirme amacı taşıyordu; ikincisi ise doğrudan Serdar’a yapılan teşekkürün cevabı niteliğinde.    

Tabi hiçbir plan mükemmel değildir. Kimi zaman sahada doğaçlama yapmakta gerekebilir. Onlar adama ulaşmaya çalışırken karşılarında onları karşılamayı bekleyen hoş geldin komitesini bulmuş oldular. Serdar’ın klinik koridorları dahilinde adamlarla duvardan duvara savrularak vermiş olduğu mücadele sahnesini izlemek çok zevkliydi. Bu sene dövüş sahnelerinin estetik ve görsel anlamda daha iyi olduğunu hep ifade ediyorum ama yönetmen gerçekten işini layığıyla ve olması gerektiği gibi yapıyor. Onun çekim açılarını izlemek dövüş sahnelerine de bir gerçekçilik katıyor. Ki bu sahne sayesinde Yıldırım’ın onu bekleyen sürpriz olarak neyden bahsettiğini de anlamış oldum. Neyse ki Serdar onlarla uğraşırken her daim arkasını kollayan bir Zehra vardı da adamı alıp sapasağlam çıkmayı başardılar.

 

Beynimi Nerede Yıkadıysanız Oraya: Ya Bu İş Bitecek Ya Da İkimiz De Öleceğiz

 

“Her katil bir gün mutlaka cinayet mahalline geri döner” diye bir söz var ya anlaşılan o ki her kötü bilim adamı da bir gün üstünde rızası olmadan deney yaptığı insanla birlikte o deneyi yapmış olduğu laboratuvara dönüyor. Serdar’ın kabuslarına ve TSSB yaşamasına neden olan konuma “kendisine yapılanı düzeltmek” için bile olsa gitme cesaretini kendinde bulması onun ne kadar güçlü bir insan olduğunu kanıtlıyor. Bu süreçte yanında Zehra’nın olması da ona bu gücü verenin Zehra olduğunu gösteriyordu. Ancak Zehra’yla birlikte ya da değil; Serdar’ın kendinde korkularıyla yüzleşme gücünü bulması çok kıymetli bir durum. Birçoğumuzun kolay kolay yapabileceği bir şey değil: yüzleşmek. Ama içindeki cesarete rağmen aylardır kabuslarından çıkmayan mekâna gelince kim bilir kendini nasıl hissetmiştir?

Serdar’a yapılanın Pavlov’un köpeği tarzında şartlandırma olabileceğini sezonun ilk bölümünde aralarına döndüğü andan beri söylüyordum. Hikâyenin bu yöne everileceğini en başından anlamıştım ama gene de tahminlerimin ne kadar doğru olduğunu görmek beni çok sevindirdi. Serdar’ın kendisine yapılanı düzeltmesi için yeniden o koltuğa oturmaya karar verdiğinde ve oturduğunda bütün tüylerimin ürperdiğini de buradan açıkça belirtmek istiyorum. Bu sahnedeki performansından ötürü Çağlar’a ayrı onunla empati kuran ve ona üzülen Deniz’e ayrı ödül vermeliler…

Serdar’ın zihnine onun rızası olmadan yapılan o müdahaleye aşırı derecede sinirlenip saldırganca tepkiler vermesi özellikle de kendisine yapılan bu işlemi düzeltmesi için profesörü tehdit etmesi yaşadıkları düşünüldüğünde gayet normal bir tepkiydi. Rızası olmadan insan bedenine verilen fiziksel zararların yanı sıra zihnine yapılan müdahaleler de bana sorarsanız tacizin -daha da ileri gidiyorum- tecavüzün başka bir şekli. Hal böyle olunca Serdar’ın tam da o anda neler hissettiğini ve motivasyonun neler olduğunu bilmek pek de mümkün değil. Ancak sevdiği insana zarar verme korkusunun kabuslarında gördüğü yere duyduğu korkunun ötesinde olduğunu söylemek de mümkün. Keza travmanın yaratıldığı konuma gitmek hatırlamamak için kendini zorladığı ve bilinçaltına atmış olduğu bütün korkunç anıların yoğun bir şekilde yüzeye çıkma tehlikesini de beraberinde getiriyordu. Düşünün Serdar sevdiği insanlara zarar vermemek için neyi göze almaya hazır. Tabi ki bu durumda kendi zihnini özgür kılma isteğinin de payı büyük. Ne de olsa hiç kimse zihninin kendi iradesinin dışında başka biri tarafından kuklaymış gibi yönetilmesini istemezdi.

 

“Tehlikeli olması umurumda mı şu anda? Umurumda mı ne zaman patlayacağı belli olmayan saatli bomba gibiyim. Şimdi kalk. Ne yapman gerekiyorsa yap. Hazırlıklara başla.

Emin misin?

Başka şansımız mı var? Kusura bakma. Ben şu anda senin için bile tehlike oluşturuyorum. Ne olur anla. Böyle yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim.”

 

Serdar için zihninde her an patlamaya hazır bir bombayla ve sevdiklerine zarar verme korkusuyla yaşamak o kadar imkansızdı ki ucunda ölüm olduğunu bile bile adamdan daha önce hiç yapılmamış bir şeyi yani şartlandırmayı geri almasını emretmesi kaçınılmaz ve beklendik bir sonuçtu. Zehra gibi ben de daha önce yapılmamış bir şeyin zihnine verebileceği şimdikinden daha büyük zararlardan hatta ölüm tehlikesinden korksam da kontrolünün bir başkasının elinde olmasının da tam anlamıyla yaşamak olmadığının farkındayım. Ama beni bu sahnede en çok etkileyen ifade Serdar’ın kendisine engel olmaya çalışan Zehra’ya “ben şu anda senin için bile tehlike oluşturuyorum” demesiydi.

Bana sorarsanız bu herkes için tehdit oluşturuyorum ve durumum o kadar ciddi ki şu anda ben senin için bile tehdit oluşturuyorum demenin başka bir şekliydi. Ben özellikle cümledeki “senin için bile” detayına âşık oldum. Bu bir aşk itirafı değilse nedir açıkçası bilemiyorum. Doğrusu ortam #ZehSer romantizmi için bile fazlasıyla ürkütücüydü adeta korku filmlerinin çekildikleri mekanlara benziyordu ama operasyonların ortasında romantizm yapmaya alışkın olan #ZehSer çiftinin Serdar’ın evinde “hoşlanma ve sahil kasabasına yerleşme” hakkında yaptıkları muhabbetten sonra yaşadıkları en romantik anların bu ürkütücü mekânda gerçekleştiğini söylemek çok yanlış olmayacaktır. Zihnin bir başkası tarafında kontrol ediliyor olmasının Serdar için en dayanılmaz yanının Zehra’ya zarar vermek olduğunu da gündüz düşüyle öğrenmiştik ama ona zarar verme ihtimaliyle yaşamaktansa ölmeyi tercih edeceği anlamına gelen bu cümleyi acaba ben mi işime geldiği gibi anlıyorum yoksa korkularıyla yüzleşen Serdar Zehra’ya olan duygularını saklama konusundaki çabasından mı vazgeçti bilmiyorum ama ben bütün bunların aşk itirafı olduğuna inanıyorum.

 

 

“Bu adama bir şey olursa seni yaşatmam.

Sakin ol.

Bunu benim söylemem gerekmiyor mu?

Olması gereken bu. Her şey güzel olacak.

Yapma. Yapmayalım.

Asıl sen yapma. Biliyorsun mecburum.”

 

Serdar kayıp olduğu sürede tutulduğu mekâna geri dönerek korkularıyla yüzleşiyor olabilir ama Zehra da bu işlem sırasında Serdar’ı kaybetme korkusuyla yüzleşiyor. O yüzden onun hislerine de gerekli önemin verilmesi gerekiyor. O yüzden Zehra’nın bu kaybetme korkusuyla profesörü tehdit etmesi göründüğünden çok daha anlamlı bir eylemdi. Serdar’ın yüklerinden kurtulmasını ve zihinsel bağımsızlığını geri kazanmasını çok istiyor ama bu uğurda yaptıkları şeyin canına mal olmasından da deli gibi korkuyordu. Bu yüzden o sandalyeye yatarak korkusuyla yüz yüze gelen Serdar’ın gözlerinin içine bakarak elini her tuttuğunda ve gözlerine her baktığında kendisine güç veren kadına güç vermeye çalışması çok anlamlı ve romantikti. Dünyadaki başka hiç kimse bir ricasıyla Serdar’ın dünyayı yerinden oynatmasına neden olamazdı. Eğer mesele hür iradesini geri kazanmak olmasaydı Zehra “yapma” dediği anda o sandalyeden kalkar üzülmesine katiyen izin vermezdi. Bu adam parmak mendilleriyle gözyaşlarını silen adamdı…

Korkularıyla iradesini geri kazanabilmek için yüzleştiği gerçeği Serdar’ın gene de korktuğu gerçeğini değiştirmiyor. Bundan ötürü hem kendi korkularıyla yüzleşmede güç bulabilmek için hem de karşısında ağlayan Zehra’ya moral verebilmek için Zehra’nın elini sımsıkı tutup kalbine yaklaştırması detayına yüreğimi bıraktım. Kalp atışları hızlanıp bilinci kapanıncaya kadar gözlerini Zehra’nın gözlerinden ayırmadığı Zehra’nın da yüzünü ezberler gibi her detayını incelediği sahnedeki aşka aralarındaki duygusal bağı gözler önüne sermesi bakımından âşık oldum diyebilirim. Bu gerilim yüklü sahneden gerçek bir aşk sahnesi çıkarmak üstelik bunu amatörler gibi teni tenine değmeden yapmak Deniz ve Çağlar’ın Allah vergisi kimyalarından kaynaklanıyor. Onlar sahiden ekranda partner olmak için doğmuşlar.

 

 

Son olarak da Serdar’ın değil ama Zehra’nın en büyük kâbusu olan Serdar’ı kaybetme korkusunun gerçekliği haline gelmeye başladığı o kısacık anda alet etmeye devam ettikçe yüzünü ellerinin arasına alarak adeta gitmesine engel olmaya çalışan Zehra’nın dehşet anına ve bu anı oynamadaki inandırıcılığından dolayı Deniz’in tüylerimi ürperten bir performansına teşekkür ettiğimi söyleyerek yazımı tamamlamak istiyorum. Ve Serdar’ı kaybetme korkusuyla “hayır…hayır…hayır” diyerek yüreği yanıp kavrulan Zehra sahnesiyle iki bölüm önce bir deponun ortasında yerde cansız bir şekilde yatarken bulduğu Zehra’sı için yanıp kavrulan Serdar sahnesini yan yana koyan kurguya teşekkür etmek istiyorum. Senin sayende bu iki sahnenin neden paralel olduğunu anlatmama gerek kalmadı. Her ikisi de anca birbirlerinin kalbi attığında gerçekten nefes alabiliyor. Birbirlerini kaybetme korkusunu da yaşadıklarına göre artık haftaya #ZehSer olsun da ortalık yansın.

Haftaya Görüşmek Üzere…Hoşça Kalın… 

Bölüm resimlerimdeki destek için @CatDoctor_’a teşekkürler. 

Göz atmanızı öneririz: Teşkilat Bölüm Yorumları

 

 

 

      

Noel Pazarları
AVRUPA – En Güzel Noel Pazarları
sığacık ada masalı
SIĞACIK SEFERİHİSAR – Ada Masalı’nın Çekildiği Yer, Nam-ı Diğer Kırlangıç Adası
Alaçatı Tatil
ALAÇATI – Sanki Ege’de bir Vaha
gezdim gördüm san diego
AMERİKA – San Diego
Mekanlar Tarifler
LONDRA – Londra’da Öğleden Sonra Çayı
künefe
Bir Değil İki Değil Çok Çeşitli Künefe
Kars ne yenir
KARS – Kars Yemekleri : Ne Yenir? Nerede Yenir?
Poldark
POLDARK – Korkunun, Umutsuzluğun ve Sevginin Derinliklerinde
Poldark
POLDARK – Eve Dönüş
liar yalancı
LIAR (Yalancı) – İki Taraf Tek Doğru
emily in paris
EMILY in PARIS – Paris’te bir Amerikalı
bergen
BERGEN – Bir Tek Şarkı Söylerken Utanmadım Ben
romantik komedi filmler
Latte Kıvamında Romantik Komedi Filmleri
Yarına Tek Bilet Elle Çekim
YARINA TEK BİLET – Belki de Karşılaşmalar Tesadüf Değil Kaderdir
BİZ BÖYLEYİZ – Olsaydı Nasıl Olurdu?
Deli Bayramı
DELİ BAYRAMI – Kim Akıllı Kim Deli, Nasıl Ayırt Etmeli?
evlat oyunu
EVLAT – Her Şey Çok Zor
übü hep übü
ÜBÜ HEP ÜBÜ – Übülük Müessesesi Üzerine
yaşamaya dair
YAŞAMAYA DAİR – Yaşamayı Ciddiye Alacaksın
Copy link
Powered by Social Snap