İzledim

TEŞKİLAT – Damarlarımdaki Asil Kandan

Teşkilat 34. bölüm reytinglerinde bu bölüm bunu hak etmemişti. diyeceğimiz oranlar. Total’de 7,84,  AB’de 7,66 ve ABC1’de 8,01 reyting ile 3. lük. “Bir daha böyle bir #ZehSer bölümü çıkmaz” dedirten bölümün değerlendirme yazısı konuk yazar Hande‘den. Keyifli okumalar…

 

 

Maske Düştü

 

34. bölümün açılış sahnesi sıklıkla görmeye alışkın olduğumuz gibi bir önceki bölümün kaldığı yerden yani partideki misafirlerin birçoğunun kimyasal silahla öldürüldüklerine kendi gözleriyle şahitlik eden Zehra ve Serdar’ın daha bu olayın şokunu üstlerinden atamadan Şirket’in “Nemesis” planının bir sonraki aşamasının aynı kimyasalla Ankara’ya saldırmak olduğunu öğrenmeleriyle başladı. Şirket’in bu korkunç planından haberdar olan #ZehSer çifti bu haftaki bölüme birbirlerinden güç almak ve az önce atlattıkları ölüm tehlikesinden sonra birbirlerine güç vermek istercesine el ele başladılar. Geçen haftaki bölümde Serdar’ın da hayal ettiği gibi el ele tutuşup oradan koşarak kaçmamalarına sinir olsam da kısa bir süreliğine el ele tutuştuklarını görmek güzeldi. Ki Zehra’yı önden gönderip mekâna bakmak için geride kalan Serdar’ın Yıldırım’la yüzleşmesi ve onunla yapmış olduğu konuşmanın içeriği de iyi bir başlangıçtı.

Uzun zamandır yayınlanan en güzel bölümlerden biri olarak içeriğinin fazlasıyla dolu olduğu bu bölümü #ZehSer ilişkisi açısından maskeli adamla ilişkili olduğunu ve Ankara’da patlatılması planlanan kimyasal silah için malzeme sağladığını öğrendikleri Yuri’ye ulaşabilmek için gittikleri Beyrut operasyonu öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırdım. 

 

 

Geçen hafta 23. bölümdeki etkinlikle 33. bölümdeki parti arasındaki paralellikten söz ettikten sonra aynı paralelliğin 24. bölümle 34. bölüm arasında da yaşanmasına hayret ettim. İlk şoku atlattıktan sonra ise bu paralelliğin hoşuma gittiğini fark ettim. Her iki bölümde şok etkisi yaratan bir İstihbarattan sonra Serdar’ın tek başına yaptığı seçimlerle başlıyordu. Bunu düşününce aklıma hemen Serdar’ın geçen seferki etkinliğin sonunda -kayıp olduğu vakitte başına ne geldiğini öğrendikten sonra- duygusal bir tepki vererek Yıldırım’ı kaçırdığı geldi ve bu haftaki bölümde kimyasal silah lafını duyunca da aynı şeyi tekrar yapmayı planladığı için Zehra’yı önden göndermiş olabileceğini düşündüm.

 

“Aferin. Demek tanıdın beni. Yakışıklılığımı şu maske bile gizleyememiş.

Kendine bu kadar güvenmen iyi değil. Ömrünü kısaltır.

Uzun yaşamak gibi bir hevesim yok. Sizin gibi dünyaya kazık çakma peşinde koşmuyorum.”

 

Sahnede Tanrı kompleksiyle hareket eden Yıldırım’ın karşısında konuya yakışıklılığından giren Serdar’ın özgüveni, Vatan sevgisine yaptığı vurgu ve Türk olmanın şanlı gururunu taşıyan bu gözü kara halleri sahiden de muhteşemdi. Bu Vatan uğruna seve seve “canını verebilecek” Serdar’ın fazla yaşamakta gözünün olmaması bana bir kez daha Ethem dizisi izlediğimi hatırlattı. Keza onun yarattığı karakterler içinde ne Poyraz ne Yavuz ne de Celal olduğundan daha fazla yaşamanın peşinde değillerdi. Bunun gibi dünyevi dertleri yoktu erkek karakterlerinin. En kaotik anlarda bile içinde bulundukları durumun vahimiyetini küçümseyen alaycılığı üzerlerine kalkan gibi geçirmişlerdi. O yüzden Serdar’ın kimyasal silah tehdidi ciddiye almaması ve onları kostüm giyen şarlatanlar olarak görmesi çok normaldi.  

Geçen haftaki bölümde yüzüne maske taktığı için Yıldırım’ın onu tanımamasının çok saçma olduğunu eleştirenlere yanıt vermekte hiç gecikmeyen senaristlerimizin tavrını da üslubunu da çok beğendim. Meğer Yıldırım onu tanımış ama müdahale etmemiş. Gördüğü ilk anda Serdar’ı öldürtmemesinin altında kimyasal silahının neler yapabileceğini göstererek güç gösterisi yapmak istemesi mi nasıl olsa bizi durduramazlar kibrimi mi yoksa hala Serdar’ı Nemesis için kullanabileceğini düşünüp ona zarar vermekten kaçınması mı var hiç bilmiyorum ama bunun aceleci izleyicilere ve eleştirmek için yer arayan tatmin olmayan arkadaşlara verilmiş çok iyi bir cevap olduğuna yürekten inanıyorum…

 

“Sen ülkemde kitle imha silahı patlatabileceğini mi sanıyorsun? Bunu aklından geçireni kendi ellerimle gebertirim. Öyle düşününce kulağa garip geliyor evet ama öyle olacak. İnsanlar ölmeli (…)

İnsanlığı kurtarmak için insanlığı mı yok etmek istiyorsunuz? Peki o zaman, kendinden başla. Git kafana sık. Nasıl fikir? Dünyadaki kıt kaynaklar meselesine gelince de kaynaklar kıt falan değil. Siz aç gözlüsünüz. Bu kadar şaklabanlığa gerek var mı? Semboller, maskele. İstediğiniz şey daha fazla para daha fazla güç daha fazla iktidar.

(…) Ne için yapıyorsun bunları önüne atılan bir kemik için mi? (…) Sizin gibi aşağılık zalimlerin karşısındayım.  

Sen sadece ağzından bir saman tanesiyle denizleri aşmaya çalışan zavallı bir karıncasın, Serdar.

Evet o denizleri aşacağıma inancım sonsuz. Buna inancım tam.

Bu gücü nereden bulacaksın?

Damarlarımdaki asil kandan.”

 

Yıldırım ve dostları Tanrı kompleksine sahip bir avuç narsist sadece. Amaçları dünyayı kurtarmaya çalışmak ya da dünyada iklim değişikliklerine neden olan doğa felaketlerini önlemek değil. Tek dertleri hakimiyetinin onların elinde olduğu ve tek geçerli söylemin onlara ait olduğu köleleştirilmiş bir dünya yaratmak. Yoksa bir gruba diğer insanların hayatları üstüne seçim yapma hakkını veren ilahi 1 güç yok. Ki Yıldırım’ın bu “seçilmişler” saçmalığına son vermeye kararlı olan Serdar’ın madem dünyayı kurtarmak istiyorsun “kendinden başla. Git kafana sık” tavrı bölümün en cool anlarındandı. İnsanlığı sahiden kurtarmak isteyen bir insanın önce kendinden fedakarlıklarda bulunması gerektiğini çok güzel bir şekilde dile getirdi. Dünya’yı inandırmaya çalıştıkları kıtlığın aslında kendine yüzde bir diyen insanların aç gözlülüğünün neden olduğu bir adaletsiz dağılım olduğunu bir Türk’e yaraşır şekilde anlatmış da oldu. Dünyanın sorunu da buydu. Birileri daha fazlasına sahip olabilsin diye başka insanların hakları olandan yoksun kalmalarıydı.  

Halbuki insanoğlu dediğin dünyevi zevkler adına hırs yapıp daha fazla güç ve iktidar için ömrünü boşa harcamamalı zira açgözlülüğün ne bir sonu var ne de sonunda ulaşılabilecek bir mutluluğu. “Parayla her şeyin kabuğunu satın alabilirsin ama çekirdeğini alamazsın” düşüncesiyle bu dünyada paradan güçten ve iktidardan daha önemli şeyler olduğunu da hatırlamak lazım. Dünyevi hedefler için zalim olan insanların her daim karşısında duracağını söyleyip adeta bir Halk kahramanına dönüşen Serdar’ın sahip olduğu gücü Türk olmaktan aldığı ve o gücün damarlarındaki asil kanda mevcut olduğunu söyleyerek Atatürk’ün Gençliğe Hitabesine atıfta bulunduğu sahnede tüylerim ürperdi. Hiç beklemediğim bir şekilde hem duygulandım hem de Serdar’la gurur duydum. Hakla batılın kontrastlarını otuz dördüncü bölümün ilk on dakikasının içinde izlemek bölümün mükemmel olacağının da sinyalini baştan veriyordu.

 

 

Bölümlerin birkaç hafta önceden çekildiklerini biliyorum ama geçen hafta ekip içi dinamiklerinin yani aile ilişkilerinin daha fazla ön plana çıkartılması gerektiğini söyledikten sonra bu hafta da hiç fire vermeden Karargâh ekibinin aynı masa etrafında toplanıp “kolektif düşünme” eyleminde bulunduklarını görünce dünyalar benim olmuş gibi sevindim. Çetin’in teklifini son kez reddetmek ve onu tamamen hayatından çıkarmak için Pınar’ın toplantıda olmaması üzücü olsa da Halit Başkan’dan aldığı talimatla Çetin’i tamamen hayatından çıkarma girişiminde bulunmasına sevindim.

 

“Elimizde üç temel ipucu var. 1. görüntüler, 2. telsiz konuşmalarının kayıtları. (…) Evet, 3. ipucu. Zehra ve Serdar’ın mekânda giydikleri kıyafetleri incelemeye gönderdim. Sonuç raporları geldi. Üzerlerinde yaklaşık 23 etken madde bulundu. Bunlardan üç tanesini tespit ettik. İçlerinden biri çok önemli. Siyanür bazlı NRX-9. Bu tür kimyasalların kullanımı ve dolaşımının düzenlenmesiyle ilgili kanunları ve anlaşmaların hepsini hızlıca inceledim. NRX-9 üretimi, dolaşımı ve tedariği en zor kimyasal maddelerden biri. Bu madenin üretildiği ve depolandığı yerler çok kısıtlı ve ne ilginçtir ki bunlardan bir tanesinde 2 hafta önce çok ilginç bir olay yaşandı. (…) Yangın.” 

 

Sahneye dönecek olursak eğer bir çoğunuz içinde aksiyon olmadığı için Uzay’ın ekibi bilgilendirme sahnelerini pek sevmiyor olabilirsiniz ama ben Uzay’ın zekasını gösterme fırsatı bulduğu her sahneyi izlemeyi çok seviyorum. Uzay saha görevlerinde yer alıp birçoğunuzun kitlenip kaldığı aksiyon sahnelerinde yer almıyor olabilir ama onun yaptığı şeyi bir sandalyede oturup bütün gün ekranda yazılı olan şeylerin analizini yapmak diye nitelendirmek de karaktere haksızlık olur. Onu dinlerken kendimi şiir dinliyormuş gibi hissediyorum. Analizlerini dile getirmek için kullandığı dil öyle akıcı ki anlatmak istediklerini hemen idrak edememek mümkün değil. Kim bilir belki de kafalarımız aynı şekilde çalıştığı ve ikimizin de analizleri derinlemesine olduğu için onu bu kadar seviyorumdur. Ama nedeni ne olursa olsun emin olduğum tek şey var. O da senaristlerin her hafta onun analiz yeteneği sayesinde hikâyeye yön verdikleriydi.

Uzay’ın yönlendirmeleri sayesinde geçen haftaki partide Yıldırım’la birlikte ölümleri seyreden maskeli misafirlerden en az birine ulaşmanın yolu açıldı. Ki bölümün devamında yasadışı bahisler oynatan eski asker Yuri’ye ulaşabilmek için ekibin neyi göze aldıklarını bir düşününce bu önemli detaya onun sayesinde ulaşılması azımsanacak gibi değil. Ayrıca depoda çıktığı iddia edilen yangının esasen bir aldatmaca olduğunu tespit etmek konusunda çok başarılıydı.

Ben ikinci sezon bitmeden adını ve yüzünü bilmediğimiz bu beş maskeli üzerinden yeni düşmanlar denizine yelken açmak istiyorum. Yanlış anlaşılmasın Gürkan Bey Yıldırım’ı oynarken çok iyi bir performans ortaya koyuyor ancak dizinin senaryosuna bir hareket getirilmesi şart. Geçen sezon sadece on dört bölüm varken Fadi iyiydi ama Yıldırım karakteriyle yirmi haftayı geçmiş olduk ki bence sezonları ikiye bölüp her sezona iki büyük düşman hikayesi yazmak senaryo ve ilgiyi canlı tutma açısından akıllıca bir strateji olabilir. Yanlış anlaşılmasın kimseye işini nasıl yapacağını öğretme derdinde değilim ama bölüm sürelerinden sonra Türk dizilerinin en büyük handikabı sezonun uzun olması.

 

Üzerimde Büyük Baskı Vardı

 

Bölümün en sevdiğim #ZehSer sahnelerinden birinin partide ölüm korkusu yaşadıktan sonra Zehra’nın yaptığı aşk itirafı üstüne karargâhta konuşmaları olduğunu söylesem herhalde kimse şaşırmaz. Serdar’ın akıl almaz bir oyunla çakallık yaparak kopardığı itirafın tadını çıkaracağı itirafı işittiği anda yüzünde beliren gülümsemeden belliydi. Uzun zamandır duymaya can attığı gerçek hislerini Zehra’nın ağzından işittikten sonra bunun peşini bırakmaya hiç niyeti yoktu. Başından beri #ZehSer aşkının en büyük destekçisi olarak Serdar’ın bu itirafın yeni bir ilişkiye başlamalarını sağlayacağını düşündüğüne emindim. Bu andan sonra hislerine göre hareket edeceklerini düşünmediyse eğer ben de Hande değilim. Tam da bunu düşündüğü için şakayla karışık 1 şekilde itiraf konusunu açmasına hiç şaşırmadım.

İlk önce herkesin dikkatini çeken kahve detayından konuşmak istiyorum. #ZehSer fanı olan herkes koltuk sahneleri kadar kahve sahnelerinin de #ZehSer çifti için önemli olduğunu iyi bilir. İlk flörtlerinin bile kahve sahnesi üzerinden gerçekleştiğini geçen haftaki yazımda hatırlatmıştım. Bunu göz önünde bulundurarak dizi başladığında kahvesini sütlü içmeyi tercih eden Zehra’nın kahve tercihi konusunda Serdar’a benzemesi detayına düştüğümü söylemeliyim insan sevdiğine benzermiş ama pek kahve sevmeyen biri olarak kahvemi sütlü içmeyi tercih ederim. Tabi bu benim kişisel seçimim. Bundan sonra dikkatimi çeken detay ise Serdar’ın aşk itirafı konusunu açmadan biraz önce etrafta onları görüp duyabilecek birinin olup olmadığına bakması ve yalnız olduklarından emin olmaya çalışmasıydı.

 

“Keşke daha önceden bilseydim. (…) ben de sizinle beraber ölürdüm. Gerçek duygularını ancak ölmeden önce söylüyorsun ya. Ama bu kadar zor olacağını tahmin etmiyordum.

Bulunduğumuz mekânda kimyasal silah kullanılmak üzereydi. Ayrıca ilacı benden sakladın. Yani üzerimde büyük baskı vardı.

Sen de benden duygularını sakladın.

Dediğim gibi üzerimde büyük baskı vardı.

Gerçek karakterler baskı altında çıkar.”

 

Zavallı Zehra çok kritik bir görevin orta yerinde “her an ölebilecekleri” düşüncesiyle korkularıyla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Ayrıca kalbinden geçenleri filtrelemeden en yalın haliyle ifade ederek duygusal manada Serdar’ın önünde çırılçıplak kaldığını söylemek de mümkündü. Peki, buna karşılık Serdar ne yaptı? Zehra’nın en savunmasız kaldığı anda eline bir hap tutuşturarak kendisini kandırdığını gösterdi. Zehra için kandırıldığını anladığı o anın uçurumdan düşmek gibi hissettirdiğine eminim. O yüzden konuyu “mümkünse hiç açmama” taraftarı olmasına hiç şaşırmadım.

 

 

“Sana aşığım, Zehra” dediğinden beri Zehra’nın da ona olan hislerini açıklaması konusunda yalvarma noktasına gelen Serdar’ın neden böyle bir oyun oynadığını anlamak zor değildi. İlk önce sadece söylediğini duymaya ihtiyacı olduğunu söyledi ama reddedildi. Sonra ona soğuk davranmaya çalıştı ama dayanamadı. O da fırsatını bulmuşken bir de bunu deneyeyim dedi. Zira operasyonun ortasında bile düşünebildiği tek şey ona ne kadar âşık olduğuydu. Ki hislerini içinde tutmaya ne niyeti ne de iradesi vardı. Keza sevdiklerini her an kaybedebileceğini çok erken yaşta öğrenmişti. O yüzden de kendisiyle savaşarak vakit kaybetmek istemiyordu. Ona bu konuda hak veriyor olsam da bunu yapma yolunun Zehra’ya kendini kötü hissettirebileceğini düşünememesi üzücü. Ayrıca aynı şeyi karargâhta yaparken yani yaptığı çakallıkla övünürken onu utandırdığını fark etmemesi de cabasıydı. Duygularını saklamanın kendisi benim gözümde daha büyük bir suç ama ille de bir aşk itiraf olacaksa bu Zehra’nın kendi seçimi olmalıydı…

 

 

Sen beni kandırdın.

Sen de beni kandırdın.

O nasıl oluyor acaba?

Önce biz sadece iş arkadaşıyız dedin. Sonra fırsatını bulunca seni şöyle seviyorum, Serdar. Sana çok aşığım Serdar. Ben sana o ilacı vermeseydim daha ooo…bana evlilik teklif ederdin. Yüzük çıkarmanı bekledim.

Çok komik. Dediğim gibi baskı altındaydım.

O yüzden hepsi doğru.

Elbette. (…) Neyin doğru neyin yanlış olduğunu karıştırdık, Serdar. Başımıza büyük iş alacağız.”

 

Bir insana duygularını kendi hür iradenle itiraf etmekle duygularını itiraf etmek için kandırılmak arasında çok büyük bir fark var. İlkinde kişi duygularını itiraf edebileceği ruh haline ve kafa yapısına kendi hazırlamıştır. İçinde birtakım düğümleri çözmeyi başarmıştır ama ikincisinde henüz itiraf etmeye hazır değilken “itiraf etmeye mecbur bırakılmak” ergenliğini tamamlayamamış bir gencin durumuna benzer. Ne kendisine yetişkin denilmesini sağlayacak deneyime sahiptir ne de ergenliği tamamlamasının verdiği rahatlamaya kavuşabilmiştir. Daha kendi kendini duruma alıştırma fırsatı bile bulamadan hislerinin ortalığa saçılması da kim bilir Zehra’ya kendini ne kadar savunmasız hissettirmiştir, tahmin bile edemiyorum ancak iki tarafından birbirlerinin duygularının gerçekliğini ve derinliğini bildiklerine eminim.  Tam da bu yüzden Serdar’ın ona olan duygularının gerçek boyutunu bildiğini bildiği halde tüm gücüyle inkâr etmeye çalıştı. Serdar’ın inkarına inanmayacağını biliyordu da “hapı sakladın” bahanesiyle konunun üstünü örtmeyi denedi.

Serdar uzun zamandır acı çekiyordu. Bu itirafın keyfini çıkarmaya hakkı yok mu diyerek bana sitem edecek birileri mutlaka çıkacaktır. Elbette uzun zamandır istediği hedefe ulaşabilen her insan gibi sevildiğinin tadını çıkarabilmeye hakkı var ama her durumda olduğu gibi bu durumda da işlerin hayal ettiği gibi 1 ilişki yaşama noktasına gitmediğini anladığında zırh gibi üzerine geçirdiği savunma mekanizmasını yani alaycılığını devreye sokarak “Önce biz sadece iş arkadaşıyız dedin. Sonra fırsatını bulunca seni şöyle seviyorum, Serdar. Sana çok aşığım Serdar. Ben sana o ilacı vermeseydim daha ooo…bana evlilik teklif ederdin. Yüzük çıkarmanı bekledim” demesi Zehra hiç hoş olmadı.

Daha önce söyledim şimdi de söylüyorum Zehra Kılıçarslan kulağa hoş gelmiyor mu? Bu evlilik konusu bana ifşa olduğu anlaşılmasın diye Ceren’e evlenme teklif ettiği vakit Zehra’ya bu konularda sürekli sorularak sorarak hem onunla flört ettiği hem onu kızdırmaya çalıştığı hem de konuyu hep onun biten evliliğine getirdiği sahneleri hatırlattı.

 

Aramızda Endişelenmenizi Gerektirecek Bir Şey Yok

 

Bu sahnede dikkatimi çeken bir diğer noktada Zehra’nın Vatan görevindeyken neden bunu yapamayacaklarını bir kez daha anlattığı ana gelmeden önce Serdar’ın onun iradesini kırabilmek için her “Dediğim gibi baskı altındaydım” dediği anda bahanesi her ne olursa olsun itiraf ettiği duyguların gerçek olduğunu hatırlattığı anda Serdar’a verdiği cevaptı. Zehra’nın kabuğunu kırabilmek ve bir bahaneyle aşk itirafının üstünü örtmesine engel olabilmek için Zehra Hanım’ın dibine girdiği anda itirafının üstünün örtülemeyeceğini anlayan Zehra’nın taktik değiştirmesi mükemmeldi. Onu etkilemek adına burnunun dibine giren Serdar’ın yakınlığından faydalanarak durumu lehine çevirdi. Zehra’nın yüzündeki değişim bir anda oldu ve Serdar’ın kulağına “elbette” diye fısıldadığı anda her şeyi açık yüreklilikle kabul etmiş oldu. Ne yalan söyleyeyim kulağına fısıldanan tek kelimeden sonra Serdar’ın yüzünün aldığı hal muhteşemdi. Ben Zehra’yı etkileyeceğim derken onun cüretkarlığı karşısında kendi etkilenen Serdar’ın onun dudaklarına baktığı an gözümden kaçmadı. Karargâhta bunu düşünmesine şaşırmadım ama bir an için acaba yapar mı diye korktum.

Serdar’ın Zehra’ya attığı “seni hemen burada tutup öpmek istiyorum” bakışı bir yana bu sahnede onlarda gördüğüm cinsel kimya ve hissettiğim yoğun elektrik sadece benim değil; Halit Başkan’ın da dikkatini çekti. Halit Başkan artık beni korkutmaya başladı. Uzun zamandır Zehra ve Serdar’la aynı yeri paylaşan birlikte saha görevlerine çıktıkları arkadaşları hiçbir şey anlamadı da Halit Başkan onları camdan kısa bir süzüşle aralarındaki elektriklenmeyi hemen anladı. Yılların saha tecrübesiyle beden dili okumakta iyi olursun tamam da aynı ortamda bile bulunmadan sadece camdan bakıp anlamak da neymiş ya. Ki ne yüzlerini ne de bedenlerini tam olarak görmeden aralarındaki yakınlığı anlayabilmesi büyük beceri. Yok ya ben anladım Halit Başkan #ZehSer çiftini yalan makinesine oturtmaya kararlı.

twitter

Serdar tam Zehra’ya hislerini kabul ettirme konusunda aşamaya kaydetmeye ve bir şeyler için gözünü karartmaya başlamışken Halit’in onları odasına çağırması hiç iyi olmadı. Özellikle de operasyondayken yapılan aşk itirafından konuşuyorlarken çağrılınca yaramazlık yaptıkları için müdürün odasına gönderilen iki çocuk gibiydiler. Halit’in daha önce sadece Zehra’ya yaptığı ekipte aşk uyarısını bu defa ikisine birden yapması Zehra’nın kendini geri çekmesine neden olduğu için kötüydü. Ancak bu defa Başkan tarafından bizzat uyarıldığı için Serdar da bir süreliğine durulur diye düşünmüştüm. Zehra’nın üstüne çok geliyor çünkü. Halit Başkan konuştuğu müddetçe aralarında düşündüğü gibi bir şeylerin olmadığı izlenimini vermeye çalışan Zehra’nın Serdar’ın yüzüne hiç bakmadan durumu inkâr etmesi ve Halit Başkan’ı anlamamazlıktan gelmesi güzel detaylardı da Serdar bu durumu hiç düşündüğüm gibi algılamadı.

Zehra “aramızda endişelenmenizi gerektirecek hiçbir şey yok. Görevimizin bilincindeyiz” diyerek Serdar’ın sözünü kesmeseydi belki de o her şeyi olduğu gibi Halit Başkan’a anlatacaktı. Ama itiraf ediyorum Başkan düşündüğümden daha yumuşak davrandı. Kesin bir dille bunun olamayacağını söyleyip kestirip atacak diye düşündüm ama otoriter müdürden ziyade anlayışlı baba tavrını benimsemişti. Açıkçası aşkın kontrol edilemez bir duygu olduğunu bildiğini söylemesi hoşuma gitti. Ancak Serdar’ın oturduğu yerden aralarında bir aşk olmadığını söyleyen Zehra’yı dinlerken hem en başa döndüklerini hem de aşkının görmezden gelindiğini düşünerek hayal kırıklığına uğradığını kafasını aşağıya eğip gözlerini yere dikmesinden anladım. Ama onun da “bir daha böyle bir şey olmayacak. Hem sandığınız gibi bir durum yok aramızda” dediği anda istediği bu olduğu halde Zehra’nın üzüldüğünü de gözlerinde gördüm.

 

“Bunu yapmaya devam edemezsin. Karargâhın içindeyiz. Yanıma gelip bunları söyleyemezsin. Biz normal bir iş yerinde çalışan insanlar değiliz. Düştüğümüz durumu gördün. Halit Başkan’a yalan söylemek zorunda kaldım.

Sen orada araya girmeseydin. Ben bütün gerçekleri anlatacaktım zaten.

Bir bu eksikti. Şimdi yalancı ben mi oldum?

Onu demek istemediğimi biliyorsun.

Ne dediğinin bir önemi yok, Serdar. Bu durumun ne kadar imkânsız olduğunu kavraman önemli. Anladın mı? Yeter, Serdar. Lütfen bunu yapma. Kes, anladın mı, kes.”

 

En azından Zehra’nın hislerine engel olmasının kişisel bir nedenden ya da onun duygularına güvenmediğinden en önemlisi de bu duyguların sonuçlarıyla yüzleşmekten olmadığını anladığını düşünüyorum. Kızını bırakarak Vatan’ı için aldığı sorumluluğa ve de Halit Başkan’ın ona duyduğu güvenine ihanet etmek istememesinden kaynaklanıyor. Halit Başkan’ın yanından çıktıktan sonra duyguları konusunda yalan söyleyerek Halit Başkan’ın güvenini suiistimal ettiği için üzgün olan Zehra’nın tedirginliği duyguları ifşa olduğu taktirde Halit’in Serdar’ı göndereceğini bilmesinden aslında. Aşklarını yaşayamasalar da Serdar’ı her gün görememe ihtimali elinin ayağına dolanmasına neden oluyor. Serdar içinse aşklarının yaşayamadan yitip gideceği yani sevip de sevilememek düşüncesi tedirginlik yaratıyordu.

 

Bir Kez Daha Değerlendirme Dersen Sıkıntı Çıkacağını Değerlendiriyorum

 

Pınar’la ilgili ufak bir parantez açmak istiyorum. Bu hafta karargâh ekibinden bağımsız bir şekilde kendi hikayesini yazan Pınar’ın Halit Başkan ve Gürcan’la olan sahnelerindeki ilişki dinamiklerini ilgi çekici bulduğumu söylemeliyim. Beni ve yazılarımı takip eden herkes Halit Başkan’ın kızının yaşadığını öğrendiğimden beri o çocuğun yetimhanede büyüyen Pınar olmasını ne kadar çok istediğimi iyi bilirler. Ceren’in bariz seçenek olduğunu bilsem de senaristlerin aralara serpiştirmek şeklinde alt metne yaydıkları Halit Başkan ve Pınar karelerinde de düşünmeden edemiyorum.

Karargâhta ilişki yaşamaları taktirde neler olabileceğini Serdar ve Zehra’ya açık bir şekilde ifade ederken Çetin’in operasyon esnasında ona yapmış olduğu evlenme telifi karışında Pınar’ın ne hissettiğini sorması, duygularının ne yönde olduğunu sorması hele de bölümün ilerleyen sahnelerinde Çetin’e düzenlenen silah saldırı duyduktan sonra Pınar için endişelenmesi ve zarar görmeden bir an önce Çetin’in yanından ayrılmasını söylemesi Başkan emrinden ziyade sevecen bir baba edasındaydı. Son zamanlarda Pınar’la yan yana olan sahnelerinin artmış olması bir yana Pınar’la konuşurken sesinde hissettiğim yumuşama keşke baba kız olsalar dedirtiyor bana. Keza haftalardır Pınar ve Halit Başkan’dan fazlasıyla Baba-Kız enerjisi alıyorum ve ne yalan söyleyeyim bu durum çok da hoşuma gidiyor.

Karargâha dönersek eğer geçen hafta izlemeyi özlediğim şeylerden söz ederken Gürcan ve Uzay arasındaki o tatlı atışma anlarını da özlediğimi söylemiştim ya bu hafta o sahnelerden birine gözlerimle şahit olduğuma çok sevindim. 33. bölümde bunu yazdıktan sonra 34. bölümde önüme çıkmasını içime doğmak olarak mı yoksa senaristlerle aynı kafada olmak olarak mı algılamalıyım bilmiyorum ama eğrisi doğrusuna denk geldi. Uzay’ın artık bir gelenek haline getirdiği faillerin isimlerini dışından söylemesiyle başlayan süreç yangınla aynı zamanda Rusya’da olduğunu tespit ettiği Yuri’nin telefon konuşmalarını kaydeden Teşkilatları hackleme isteği olarak Gürcan’a döndü. Üstelik yapması çok zor bir şeyi basit bir işmiş gibi istemesi de işin komedisiydi. Bazen ondan çok şey beklediklerini düşünüyorum.

Birlikte çok vakit geçiren Uzay ve Gürcan ilişkisini çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Diziye ilk başladıklarından bu yana ilişkilerinde epey mesafe kaydettiler. Birinin aşırı düzenli ötekinin ise fazla rahat ve dağınık olması bir elmanın iki yarısı olarak birbirlerini ne de güzel tamamladıklarını gösteriyor aslında. Uzay’ın bazen düşüncelerini sesli olarak dile getirip kafa karıştırması bazen bir şeyleri çözüp herkes için de açık ve netmiş gibi anlatma ihtiyacı duymaması Gürcan’ın da bir şeyleri öğrenme heveslisi küçük bir çocuk gibi sorular sorması ve takıntı yapacağını bile bile onun kafasını karıştırabilecek cümleler kurması onları izlemeyi benim için zevkli kılıyor. Hele de onu İstihbarat kayıtlarını hacklemeye motive etmek için “Eğer bunu beceremeyeceksen…” diyerek söze başlaması dışardan bakılınca çok manipülatif bir hareket gibi görünse de konu onlar olunca çok sevimli bir dinamiğin bu bölümdeki kesitiydi sadece.

Gürcan’ın “beni gaza mı getirmeye çalışıyorsun?” sorusundan sonra Uzay’ın amacını açıkça söylemesiyle devam eden karşılıklı rekabet hallerini hele de “değerlendirme” kelimesini bir daha kullanırsa aralarında büyük bir sıkıntı çıkacağını söyleyen Gürcan’ın fazla gaza gelmiş o hallerini izlemek muhteşemdi. Üstelik aralarındaki konu dönüp dolaşıp Pınar’a geldiğinde Uzay’ın Gürcan’a her seferinde profesyonel olması gerektiğini hatırlatması da cabasıydı.

Senelerdir devam eden kader ortaklıklarının bir kızın gelişiyle kopmasına kızan Ayvaz’ın zayıfı ortadan kaldırarak güç kazanma hırsından söz edecek değilim. Ayvaz-Çetin ilişkisi hiç dikkatimi çekmiyor ama ortak noktalarının Pınar olması dolayısıyla Ayvaz-Çetin ilişkisiyle Uzay-Gürcan ilişkisi arasında bir paralellik kurdum. Siyah ve beyaz kadar birbirinin zıttı olan bu iki dinamik arasındaki en önemli fark sadakatti. Demek ki hayatta yanlış şeylere değer vermek ortaklıkları bile bitirebiliyor. Keşke Pınar silahı elinden aldığında (çok havalıydı) arkadaşını satan Ayvaz’ı vursaydı. Karşısındaki kadın olduğu ve kendi elinde bir silah olduğu için karşısındakini aciz sanan Ayvaz iyi bir dersi hak etti.

Ve yazımının Beyrut Operasyonu öncesi karargâh ve #ZehSer sahnelerini tamamladığım için burada yazımı noktalıyorum. Bundan sonrasının yer aldığı yazımı da okumadan geçmeyin. 

Tekrar Görüşmek Üzere… Şimdilik Hoşça Kalın…

azıdaki fotoğraflar için @Zehserlove, @CatDoctor_ , @AyTold5, @birbulutolsa ve kapak fotoğrafı için @missgecee’e teşekkürler…

Göz atmanızı öneririz: Teşkilat Bölüm Yorumları

 

 

 

 

Noel Pazarları
AVRUPA – En Güzel Noel Pazarları
sığacık ada masalı
SIĞACIK SEFERİHİSAR – Ada Masalı’nın Çekildiği Yer, Nam-ı Diğer Kırlangıç Adası
Alaçatı Tatil
ALAÇATI – Sanki Ege’de bir Vaha
gezdim gördüm san diego
AMERİKA – San Diego
Mekanlar Tarifler
Sütlü Tatlı
Yılbaşında Yapabileceğiniz 5 Şahane Sütlü Tatlı
LONDRA – Londra’da Öğleden Sonra Çayı
künefe
Bir Değil İki Değil Çok Çeşitli Künefe
BRIDGERTONE
BRIDGERTONE – Gölge Oyunları
BRIDGERTONE – Dearest Gentle Reader
Şimdiki Aklım Olsaydı (Si lo Hubiera Sabido)
ŞİMDİKİ AKLIM OLSAYDI (Si lo Hubiera Sabido) – Ne Dilediğine Dikkat Et!
Poldark
POLDARK – Korkunun, Umutsuzluğun ve Sevginin Derinliklerinde
bergen
BERGEN – Bir Tek Şarkı Söylerken Utanmadım Ben
romantik komedi filmler
Latte Kıvamında Romantik Komedi Filmleri
Yarına Tek Bilet Elle Çekim
YARINA TEK BİLET – Belki de Karşılaşmalar Tesadüf Değil Kaderdir
BİZ BÖYLEYİZ – Olsaydı Nasıl Olurdu?
Deli Bayramı
DELİ BAYRAMI – Kim Akıllı Kim Deli, Nasıl Ayırt Etmeli?
evlat oyunu
EVLAT – Her Şey Çok Zor
übü hep übü
ÜBÜ HEP ÜBÜ – Übülük Müessesesi Üzerine
yaşamaya dair
YAŞAMAYA DAİR – Yaşamayı Ciddiye Alacaksın
Copy link
Powered by Social Snap